Netekim Paşa’dan beri totaliter zihniyet iyice hortladı
Günümüzün siyasal iktidarı girdiği girdaptan çıkmanın yollarını aramaktan çoktan vaz geçmişe benziyor. Çünkü varlığını borçlu olduğu ekonomik ilişkiler, toplumsal tabana ters düşmeye başladı. Toplumsal tabanını kaybettikçe yukarıdan devlet aygıtı yoluyla kontrolü sağlamanın yoluna gidiyorlar.
İşte topluma yabancılaşma, yozlaşma bu aşamada iyice yaygınlaşır.
Totaliter sistemler ve şiddet üzerine yazılar yazan Hannah Arendt diyor ki; “Totaliter rejimler, tabanlarını ahlaksızlaştırarak kendi suçlarına ortak ederler.” Şuça ortak olan iş insanı, bürokrat, siyasetçi, spor yöneticisi, sanatçısı, gazetecisi kim varsa artık iktidarını sürdürmek için ölümüne mücadele ederler. Etmek zorundadırlar. İktidarı kaybedersek “hepimizi yargılayıp hapse atarlar” derler. Hannah Arendt şiddet kültürünü şöyle ifade ediyor: “Özgürlüğün ilk şartı, korkunun üstesinden gelmektir. Çünkü korku, tiranlığın en sadık müttefikidir.” Siyasal iktidarlar toplumla ters düşüp toplumsal tabanları eriyince ve demokratik yollarla değişime hazır değilse ya da kabul etmiyorsa ilk olarak insanların demokratik haklarına saldırarak korku yaratırlar. Bugünün siyasal iktidarının yaptığı da budur.
İşte o korkuyu yaratmak için siyasal iktidarlar kontrol ettikleri devlet kurumlarını hemen devreye sokarlar. Önce örgütlenmiş siyasal yapılara, sendikalara, derneklere ve yöneticilerine saldırırlar. Bu yetmez tanınan, bilnen yazar, çizer, sanatçı kim varsa uyduruk gerekçelerle onlara da saldırırlar. Yetmez, gençlik hareketleri varsa acilen boğulması gerektiğini bilirler.
İlk hedef örgütlenmiş yapılardır. “Birlik olmuş on kişi, bunu becerememiş yüz bin kişiyi korkudan titretebilir” ilkesini artık ezbere bilirler. Çevreci, köylü, işçi, öğrenci, esnaf ve emekli hakkını aramaya kalktığında anında susturulması, baskıcı, totaliter iktidarlar için elzemdir. Aksi halde zincirleme etki yapar.
Köprüler ve yollar özelleştirme adı altında yağmalanmaya çalışılırken tepkilerde verilmeye başlanır. Bir siyasal parti bu konuyu gündeme getirmek için basın açıklaması yaparken bir polis yetkilisi aynen şu cümleyi kurar: “Cumhurbaşkanı aleyhinde slogan atamazsınız”. Ama özelleştirmeye karar veren o… Eleştirilemeyecekse demokrasilerde mücadele nasıl yapılacak? O kamu görevlisi artık kendini devletin, kamunun bir görevlisi değil bir kişinin görevlisi konumuna düşmüyor mu? Bir polis şefi, görevlisi kimin ne açıklama yapacağını, ne slogan atacağını belirlemeye başladığı yerde özgürce düşünce ifade etmekten bahsedemeyiz… Çünkü, o görevli konumunu ve varlığını birilerine bağlamıştır. İşte totaliter zihniyet böylece beslenir.
Bir cumhuriyet için önemli olan, toplumu yalnızca yöneticilerin zulmüne karşı korumak değil, ayrıca toplumun bir bölümünün adaletsizliğine karşı diğer bölümü kollamaktır. Bu gerçekleşmediği zaman “zorba” yönetimler hortlar. Güç kullanma yetkisi devlete aittir. Bu gücü polis, jandarma, hukuk/yargı, bürokrasi yoluyla kullanır. Bu güç kullanımı bir siyasal düşüncenin denetimine girdiğinde işte devlet zorbalığı başlıyor demektir. Bunu bildikleri için totaliter devletler tüm devlet kurumlarını iğdiş ederek birer kukla kurum haline dönüştürürler. Bağımsız yargı, bürokrasi, polis, jandarma varlığını sürdürmesine asla izin verilmez.
Totaliter sistemler, kendilerinin asla denetlenmesini istemezler. İzin de vermezler. Biat kültürü içinde bağlı olan kurum ve kişileri her koşulda korurlar. Şunu açıkça ilan ederler. “Başın belada ise bize katıl. Kurtul”. Yani “topuklayarak bize koş” derler…
Devlet güç kullanırken, bireyin güvenliğini, toplumun huzurunu, güçsüzü güçlüye, azınlığı çoğunluğa karşı korumakla görevlidir. Bunun tersi zorbalığı ve totaliter uygulamaları doğurur…
En zor iş, kamu görevini topluma eşit şekilde sunmayı kişisel ve ideolojik çıkarına feda eden çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır. Bu tipler zamanla çıkarları için toplumların başına bela olurlar. Dini, ırkı, ekonomik ilişkileri ve devlet gücünü kendi çıkarları için kullanmaktan hiç geri durmazlar. Girdikleri girdap gereği durmaları da mümkün değildir. Durdukları ve geri adım attıkları an yenileceklerini bilirler. Bu yüzden, denetimi, baskıyı değişik yöntemler kullanarak sürekli arttırırlar.
Her türlü üretimi kendi tekellerine almak isterler. İlk önce iletişim araçlarından başlarlar. Hemen arkasından ekonomik kurumlara el atarlar. Bu yetmez, devletin kurumlarını tam anlamı ile kontrol ederler. Eğer toplumu denetleyemediklerini hissederlerse baskının dozunu şiddete ve düzmece yargılamalara giderler.
Devletin tek kişi, belli bir ideoloji ya da dinsel anlayışa sokup denetim altına almak isteyen totaliter yönetimlerin temel özellikleri genelde şu nitelikler görülür.
Devlet, tek bir lider veya parti tarafından yönetilir, muhalefet kesinlikle etkisiz hale getirilir. Bunun için, basın, yargı ve devletin kolluk kuvvetleri kullanılır. Gerektiğinde binlerce polis ile muhalif partilerin il binaları sarılıp baskın yapılır. Kurumsal yapılarına hukuk kullanılarak saldırı durmaksızın yapılır.
Toplumun her alanını düzenlemeyi amaçlayan, hak-hukuku hiçe sayıp bir kişiyi yücelterek, dava diyerek bir ideoloji etrafında toplumu toplamak için gerekirse zorda kullanır.
Eğitimden sanata, ekonomiden günlük yaşama kadar her şey kontrol etmek isterler
Polis devleti yapısı vardır; keyfi tutuklamalar ve yargısız infazlar ile muhalefet sindirip etkisiz hale getirmeye çalışırlar.
Medya ve sanat, kültürel faaliyetler hatta spor etkinlikleri reis, başbuğ, başkan vb. adlarla övmek ve halkı yönlendirmek için manipülasyon aracı olarak kullanılır.
Temel haklar, hukuk üstünlüğü ve çoğulculuk bulunmaz; birey, hak – hukuk, anayasa mahkemesi kararları reis, başbuğun hedefleri için feda edilebilir.
Muhalefet denetlenip, bürokrasi tam anlamı ile düzenlendiğinde ve ekonomik ilişkiler yoluyla iş dünyası hizaya sokulduğunda artık denetleyecek, sorgulayacak bir mecliste ortada kalmamıştır.
İşte o an “ülkeyi bir şirket gibi yönetir, her şeyi babalar gibi satarız” demeye başlarlar…
Ne varsa satarlar. Yeraltı kaynaklarımızı satarlar. Bir zaman sonra bu da yetmez yer üstündekileri de satarlar. Bu döngüye girince elde avuçta ne varsa satmaya kalkarlar. Yollar, köprüler, tüneller, dereler, tepeler satılır.
Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.
Muhsin YAZICI -20.02.2026
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder