Dün “3 Y” İle Mücadele Diyorlardı, Bugün 3 Y’nin Bekçileri Oldular!
Yayın yasakları, sosyal medya hesaplarının kapatılması, haberlerin yayınının durdurulması derken şimdilerde haber sitelerini tamamen kapatma yoluna yoluna gidiyorlar. Şimdiler de ise farklı ses ne varsa susturmanın yoluna gidiyorlar.
Oysa, “Aynı fikirde olmama hakkı”, sadece bir gazetecilik konusu ya da mesleki bir lüks değildir; insan olmanın, özgür doğmanın en yalın anayasal hakkıdır. Gazeteci için bu hak, topluma gerçekleri ulaştırma görevinin nefes alması gibidir. Bakın, ABD’nin kurucu babalarından, köle sahibi olmayı reddeden ilk başkanlardan John Adams, kendi ülkesinin temellerini tarif ederken ne diyordu, “Ülkemiz aynı fikirde olmama hakkı üzerine kurulmuştur.”
Şimdi dönelim bugünün Türkiye’sine… Gel zaman git zaman, neredeyse çeyrek asırdır ülkeyi yöneten iktidar ve onun lideri, bu toprakları “Herkes benim gibi düşünmek, benim gibi inanmak ve benim gibi davranmak zorundadır” anlayışının getirdi.
Ne günlerdi o günler!
Yıllar 2002’yi gösteriyordu. Henüz iktidar koltuğuna adayken meydan meydan gezip “3 Y ile mücadele edeceğiz” diye söz veriyorlardı.
Neydi o 3 Y?
Yoksulluk, Yolsuzluk ve Yasaklar.
Geldik çeyrek asırlık bir hükümranlığın zirvesine; o gün lanetledikleri 3 Y’nin hepsini yutup yaladılar, bugün ise bizzat o 3 Y’nin baş bekçiliği ve muhafızlığı soyunuyorlar! Ağızlarına bile almıyorlar, çünkü yarattıkları düzen tam olarak bu üç sütun üzerinde yükseliyor.
Gerçek yaşamı bitirdiler; ülkeyi tamamıyla abluka altına aldıkları, sansürledikleri, parmak salladıkları basın ve iletişim kanallarıyla sanal bir görüntü oluşturacak şeklinde yönetiyorlar. Öyle bir çift standart kuruldu ki, yasal olsun olmasın kendi yandaşlarına, borsa işlemlerinde, milyarlık fon vurguncularına her şeyi meşru kılan bu anlayış; hakkını arayan, itiraz eden, “aynı fikirde değilim” diyen muhalif yurttaşa en temel anayasal ve yasal hakları bile çok görüyor, bunu bir “suç” gibi pazarlıyor.
Artık ortada ciddi bir suç aramaya, delil toplamaya da gerek görmüyorlar. “Kes-yapıştır” torba suçlamalar, “dezenformasyon” kılıfları ve sabah baskınları her şeye yetiyor.
Hani o şiddetten, kandan medet uman faşizan zihniyetin meşhur bir barbarlık lafı vardır, “Taksim’de 3-5 kişiyi sallandıracaksın, bak bakalım bir daha yapabiliyorlar mı?” İşte bugünün muktedirleri de bu karanlık mantığın dijital ve hukuki versiyonunu uyguluyorlar.
“Her kesimden, her muhalif odaktan 10’ar 20’şer kişiyi içeri tıkalım, medyasını kapatalım, sesini keselim, bak bakalım bir daha konuşabiliyorlar mı?”
Toplum ise adeta bir akıl tutulması içinde sipere yatmış bekliyor, “Du bakalım ne olacak?” diyerek kuytu köşelerinde bekliyor. Bugünün Türkiye’sinde manzara tam olarak budur.
Herkes her şeyin farkında.
Kimse aptal değil; dönen dolapları da, adalet tiyatrolarını da, ceplerinden çalınan geleceği de görüyorlar. Ama büyük bir sessizlikle, fırtına öncesi bir durgunlukla bekliyorlar.
Ancak o kibirli koltuklarında oturanların unuttuğu, tarihsel ve sosyolojik bir gerçek var.
Barajın suyunu sonsuza kadar tutamazsınız.
Siz muhalif sesleri kıstıkça, adaleti askıya aldıkça, yoksulluğu derinleştirip yasakları körükledikçe o barajın arkasında biriken toplumsal öfkeyi, o devasa su kütlesini yok sayamazsınız. O su ya o kanallardan taşacak ya da o kibir setlerini yıka yıka gidecek!
Sahi, sormak lazım, “bu suyu daha nereye kadar, neyle tutacaksınız?”
Muhsin YAZICI
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder