Korkut… Korkut… Nereye Kadar? – Muhsin YAZICI
Bir toplumun üzerine ölü toprağı sermek, itiraz eden her sesi zindanla tehdit etmek ve gerçeğin etrafına kalın barikatlar örmek… Evet, iktidarın alışkanlık haline getirdiği, adını koymaktan çekinmedikleri o karanlık uygulamaların tam göbeğindeyiz.
Korku imparatorluğu!
Yayın yasakları, matbaada mürekkebi kurumadan toplatılan kitaplar, sabahın köründe yüzlerce polisle muhaliflerin kapılarına dayanmalar artık bu ülkede sıradan bir sabah rutini haline getirildi. Hukuk öylesine trajikomik bir tiyatroya dönüştü ki; hakkında soruşturma açıldığını duyup yurtdışından apar topar kendi rızasıyla yurda dönen insanları, “yurtdışına kaçma şüphesi var” suçlamasıyla tutuklayacak kadar akıl tutulması yaşıyorlar.
İşin en trajikomik, en tutarsız tarafı ise ne biliyor musunuz? Bugün yürürlükte olan Anayasa kurallarına uymayanlar, Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayanlar ve mevcut yasaları ciddiye almayanlar, meydanlara çıkıp utanmadan “daha demokratik bir anayasa yapacağız” diye nutuk çekiyorlar!
Haydi hep beraber soralım…!
Var olan hukuk kurallarını tanımayan, yargı bağımsızlığını ayaklar altına alan bir anlayış, nasıl bir demokrasinin peşinde olabilir? Var olan anayasanın yurttaşa tanıdığı en temel hakları bile yok sayanların tasarladıkları “yeni anayasa”, demokrasiye değil, kendi mutlak hukuksuzluklarına yasal bir kılıf uydurma çabasından başka bir şey değildir.
Bu, halkın aklıyla alay etmektir!
Bu ülkede ne zaman canımız yansa ne zaman kamusal bir çürüme patlak verse iktidarın ilk önlemi hep aynı oluyor.
Yayın yasağı!
Çorlu’da tren faciası olur, liyakatsizlik yüzünden canlar gider; anında yayın yasağı!
Kartalkaya’da otel yanar, onlarca insan göz göre göre can verir; anında yayın yasağı!
Tarikat yurdunda hiçbir önlem alınmadığı için gencecik kız çocukları yangında diri diri yanar; acıyı haykırmak yasak, hesap sormak yasak, anında yayın yasağı!
İşçinin grev hakkı kağıt üstünde bırakılıp fiilen yıllardır gasp edilmiş durumda. Bir üniversite öğrencisi geleceğine, hakkına sahip çıkıp direnirse; sabahın dördünde terörle mücadele polisleri uzun namlulu silahlarla evini basıyor, gencecik çocuklara terörist muamelesi yapılıyor.
Gazetecinin kalemi kırık, kelimeleri rehin! Bir gazeteci çıkıp gerçek verilere dayanarak “Dolar şu tarihe kadar 10 lira olacak” diye ekonomik bir değerlendirme yapsa, anında “yalan haber ve piyasaları manipüle etmekten” dava açılıyor. İşin en komik, en rezil kısmı ne biliyor musunuz? O dava mahkeme salonunda görülürken dolar çoktan 15 lirayı geçmiş oluyor!
Gerçek, iktidarın yasaklarından daha hızlı büyüyor ama suçlu yine gerçeği söyleyen oluyor.
İşte bu zıvanadan çıkmışlık, devlet destekli ve denetimden sorumlu tüm kurumların üç maymunu oynadığı o devasa FON soygununda zirve yaptı. İş çığırından çıkana, milyarlarca lira buharlaşana kadar sessizce izlediler; yurttaşların iliğini kemiğini sömürttüler. Ne zaman ki namuslu birileri çıkıp bu soygunu halka anlatmanın derdine düştü, işte o zaman devletin tüm aygıtları birer infaz memuruna dönüştü. Anlatanlar gözaltına alınıyor, sosyal medya hesapları kapatılıyor, erişim engelleri yağıyor.
Açıkça ilan ediyorlar. Bu ülkede suçlu soyanlar değil, soygunu halka anlatmaya çalışanlardır. Ne güzel gidiyordu oysa, bir yatırıp bin alıyorlardı. Şimdi bu çarkın içine çomak sokmak olur mu?
Muhalif belediye başkanlarına günlerce hayali görüntüler, uydurma senaryolar üzerinden şafak operasyonları düzenleyen, ekranlarında linç kampanyaları yürüten o malum havuz medyası, iş bu devasa FON soygununa gelince adeta dilsiz şeytana dönüştü! Tek bir satır doğru dürüst haber yok, tek bir eleştiri yok.
Bu soygun öylesine örgütlü, öylesine yukarıdan aşağıya dizayn edilmiş bir şebeke ki, içeride baskıyla, polisle, savcıyla ağızları kapatabileceklerini sandılar. Ama hesap etmedikleri bir şey vardı. Bu iş uluslararası sermaye piyasalarına kadar uzandı! İçeride medyanızı susturabilirsiniz, kendi savcınıza talimat verebilirsiniz ama küresel finans sistemine sansür uygulayamazsınız. Çuvaldaki tüm patatesler çürümüştür ve o lağım kokusu artık uluslararası sermaye piyasalarının merkezine kadar yayılmıştır!
Koku dışarı sızdıkça içerideki panik büyüyor, panik büyüdükçe polisin ve yargının sopası daha da sertleşiyor. Ana muhalefet lideri başta olmak üzere, bu gidişata “dur” diyen herkese yönelik tutuklama tehditleri ayyuka çıkmış durumda. Herkesi susturursak, korkutursak koltuklarımızı koruruz sanıyorlar.
Bu iktidar kadrosu, bürokrasisi ve saray şürekası öylesine büyük bir güç zehirlenmesine yakalanmış ki; toplumun rızası olmadan, sadece korkutarak, coplayarak ve hapsederek ilelebet iktidarda kalınamayacağını göremeyecek kadar körleşmişler. Baskıyla bastırılan her çığlık, adaletsizlikle ezilen her haysiyet, yarın önlerine çok daha büyük, aşamayacakları yapısal ve hukuki sorunlar olarak çıkacaktır.
Bilmiyorlar ki, korku duvarı bir kez aşıldığında geriye sadece halkın o büyüyen öfkesi kalır. Ve bugün o halk, geçim derdiyle, adaletsizlikle, haysiyet kırıklığıyla tam anlamıyla patlama noktasına gelmiştir.
Sormak zorundayız. Korkut… Korkut… Nereye kadar?
Zulmünüz gücünüzden büyük olabilir ama unutmayın; halkın ahı, sizin o sırça saraylarınızdan çok daha büyüktür!
Peki ya biz?
Bu organize talan karşısında sessizce sıramızın gelmesini mi bekleyeceğiz? Yoksa bu ülkenin namuslu yurttaşları olarak geleceğimize sahip mi çıkacağız? Kendimize sormanın zamanıdır. Celladımızın faturasını ödeyen birer figüran olarak kalmaya devam mı edeceğiz? Yoksa bu karanlık çarka dur diyecek o cesur iradeyi hep birlikte ayağa mı kaldıracağız?
Muhsin YAZICI – 28.09.2026
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder