“Sen halkın uyanmasını bekliyorsun, oysa o namussuzlar, geceyi uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlar.”
Sokrates: “Gençlerin ahlakını bozduğu” ve “şehirdeki tanrılara inanmayıp yeni tanrılar icat ettiği” gerekçesiyle baldıran zehri içmeye mahkum edildi.
İskenderiyeli Hypatia (MS 350-415), dönemin İskenderiye Valisi Orestes ile Piskopos Cyril arasındaki siyasi ve dini çekişmede “büyücü ve dinsiz” olduğu iddia edilerek Hristiyan fanatikler tarafından linç edilerek öldürüldü.

Almanya’da Martin Luther, “İncil’i Almanca ’ya çevirelim” deyince dinsiz ilan edildi.
Jan Hus: Katolik Kilisesi’nin uygulamalarını ve yozlaşmayı eleştirdiği için sapkın ilan edilip kazıkta yakıldı.
Thomas More: İngiltere Kralı VIII. Henry’nin dini konulardaki üstünlüğünü ve boşanmasını kabul etmediği (inancı) için idam edildi.
Hallâk-ı Mansûr: “En-el Hak” (Hak benim/Tanrı benim) dediği için tasavvufi inancı nedeniyle Bağdat’ta idam edildi.
Galileo Galilei: Fikirlerinden dolayı ölüm cezası almadı ancak engizisyon tarafından ömür boyu ev hapsine mahkum edildi.
Lucilio Vanini (1585–1619): Evrenin yasalarını ve doğayı tanrılaştıran materyalist/ateist bilimsel görüşleri nedeniyle dili kesilip yakıldı.
Michael Servetus (1511–1553): Kan dolaşımını doğru şekilde tanımlayan ilk Avrupalı hekimlerden biriydi; dini dogmalara karşı çıkan bilimsel ve teolojik yazıları nedeniyle yakıldı.
Antoine Lavoisier (1743–1794): Modern kimyanın kurucusu, Fransız Devrimi sırasındaki siyasi karmaşada bilimsel çalışmalarına bakılmaksızın giyotinle idam edildi.
İngiltere’de William Tyndale “İncil’i İngilizce ’ye çevirelim” deyince öldürüldü ve yıkıldı.
İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno, geleneksel Hristiyan teolojisini ve evren anlayışını reddeden radikal felsefi görüşleri nedeniyle Katolik Kilisesi (Engizisyon) tarafından sapkın (dinsiz) ilan edildi. Düşüncelerinden vazgeçmeyi reddettiği için 17 Şubat 1600’de Roma’daki Campo de’ Fiori meydanında diri diri yakılarak idam edildi.
Cenâd bin Dirhem (-743): İslam kelamında “Kur’an’ın yaratılmış olduğu” (Halku’l-Kur’an) fikrini ilk ortaya atanlardandır; Emevi yönetimi tarafından kurban bayramında idam edildi.
Şahabeddin Sühreverdî (Maktul) (1154–1191): İşrakilik (Işık) felsefesinin kurucusudur; felsefi fikirleri ulemanın tepkisini çektiği için Selahaddin Eyyubi’nin oğlu Melik Zahir tarafından Halep’te öldürüldü.
Şeyh Bedreddin (1359–1420): Sosyal, felsefi ve dini eşitlikçi fikirleri nedeniyle Serez çarşısında asılarak idam edildi.
Seyyid Nesîmî, savunduğu Hurûfîlik inancı ve “Tanrı’nın insan yüzünde tecelli ettiği” yönündeki tasavvufi (vahdet-i vücut) görüşleri nedeniyle dinsizlikle suçlanarak idam edildi. Halep uleması, görüşlerinin İslam’a aykırı olduğuna hükmedip öldürülmesi için fetva verdi ve Memlük Sultanlığı döneminde diri diri derisi yüzülerek öldürüldü.
Pir Sultan Abdal, Osmanlı döneminde Alevi-Bektaşi inancını savunan muhalif duruşu, halkı haksızlıklara karşı örgütlemesi ve Safevi Şahı lehine casusluk-isyan faaliyetlerine katıldığı gerekçesiyle Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından asılarak idam edilmiştir.
Hiç değişmiyor, ilkçağda pagan dinlerde olsun, tek tanrılı dinlerde olsun gericilik ve yobazlık aynı tepkiyi veriyor. Buna karşılık düşünen bilim insanları, sanatçılar ve felsefeciler de aynı şekilde mücadelelerine devam etmişler.
Türk tarihinde yobazlara – gericilere karşı en radikal mücadeleyi Mustafa Kemal Atatürk vermiştir.
Önce kurtuluşu sağlayan sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk, Kur’an’ı Türkçeye çevirtti, laikliği getirdi, kadın – erkek eşitliğini sağladığı, harf devrimi yaptığı, medeni hukuku uyguladığı için bugün din düşmanı diyorlar.
Yukarıdaki sanatçı, bilim insanı, felsefeci ve farklı inandığı için öldürülen ve baskı gören insanları gördük…
Yobazlık, aydınlığı sevmez, bilimi sevmez, sanatı sevmez, eleştiriye hoşgörüsü yoktur. Kadın – erkek eşitliğine tahammül edemezler. Yeni düşüncelere, farklı inançlara asla hoşgörü göstermezler. Emeğe ve emekçiye düşmandırlar.
Yani yobazlığın, gericiliğin tek kaynağı cehalet ve zorbalık üzerine kurulmuştur.
Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi: “Sen halkın uyanmasını bekliyorsun, oysa o namussuzlar, geceyi uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlar.”
Yüzyıllar içinde karanlığa sürüklenen topluma çıkış yolunu açan ve gösteren Mustafa Kemal Atatürk’e kin ve düşmanlıkları bu yüzdendir.
Yobazlık ve gericiliğe karşı mücadele, akılcılığın, bilimsel düşüncenin ve toplumsal eşitliğin savunulmasını temel alır. Dogmalara, hurafelere ve ilerleme karşıtı zihniyetlere karşı yürütülen bu mücadele, tarih boyunca aydınlanmacı düşünürlerin ve toplumların en önemli gündem maddelerinden biri olmuştur.
Yobazlık sadece kendi düşüncesini, fikrini doğru bulan, onun dışındaki fikir ve düşünceleri ret etmektir. Diğer bir deyimle, kendi fikirleri dışındaki düşünceleri ret eden ve kabul etmeyen düşünce tarzıdır..
Immanuel Kant’a göre yetkin insan, “aklını kendi başına kullanma cesareti gösteren, eylemlerini kişisel çıkarlardan bağımsız olarak evrensel ahlak yasasına göre belirleyen ve insanlığı kendi içinde bir amaç olarak gören özgür bireydir” der… Mustafa Kemal Atatürk’te aydınlanmacı düşünürlerden özellikle Jean-Jacques Rousseau’nun toplumsal Sözleşmesi’nden etkilenerek hedefini belirlemiştir. “Fikri hür, vicdanı hür, devletin asıl sahibi ve egemenliğin kaynağı olan, ‘kula kulluk etmeyen’ bireydir. O, yurttaşın devlet yönetimine aktif katıldığı, hak ve sorumluluklarının bilincinde olduğu, etnik ve dini ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşit olduğu çağdaş bir cumhuriyeti kurup geliştirmek.”
Yobazlar, bencil, egoist, sadece kendini düşünenlerdir. Sevgisiz, saygısız, kaba, akılını kullanmayan, başkasına kulluk eden, bilimden, sanattan uzak, sadece duygularıyla hareket eden, her türlü kötülüğe hazır ve açıktırlar. Potansiyel birer katil adayıdırlar.
En büyük yobazlık, bağnazlık dinci ve milliyetçilik anlayışında yaşanır. İnandığı dinin dışında ki dinleri, yanlış ve şeytan dini olduğuna inanan ve gerektiğinde zor kullanarak kendi doğrusunu kabul ettirmeye çalışırlar. Öteki dünyada cennete gideceğim diye bu dünyayı cehenneme çevirmekten geri kalmazlar.
Aynı durum milliyetçilik zihniyetinde de görmekteyiz; Kendi ırkından, milletinden başkasına yaşam hakkı tanımayan, hiçe sayan, gerektiğinde şiddette baş vurarak akıl durduran acı, zulüm ve katliamlar yaşatırlar. Ve kendi ölümlerini ise kutsal sayarak Allah’a iyi kul olduklarını, ve aynı zamanda doğrudan cennete gideceklerine inanırlar.
Yobazların sevmedikleri ve en çok rahatsız oldukları; hümanist düşünce, sevgi, okumak, hoşgörü, muhabbet, dostluk, vs. gibi kavramlardır. Yarasa gibi kan emicidirler, kana doymazlar.
Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa’daki bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, Laikliğin, özgürlük ve eşitliğin ve kültürel – sanatsal aydınlanmanın farkındaydı. Osmanlı’nın düştüğü, düşürüldüğü durumu görüyordu. Oluşan büyük uçurumun farkındaydı.
Gerek Osmanlı döneminde gerekse cumhuriyet döneminde yobaz düşünce ve yapıların saldırı altında kalan bilim, sanat, felsefeciler hapse atıldı. Sürgün edildi. Öldürüldü. Sıvas’ta madımak otelinde yakıldılar.
En tehlikesi de yobaz düşüncenin iktidar olmuş halidir. Tüm kurumları ile birlikte devleti ele geçiren yobaz düşünce uzantıları dogmatik düşüncenin dışındaki her şeyi geleneklerin, inancın ve toplumsal değerlere ters diye yasaklamalara giderler.
1950 yılından itibaren giderek güçlenen bu yapılar saldırılarını arttırmalarına rağmen, karşılarına hala yıkamadıkları birikimler çıkıyor. “Siz yoksul ölürseniz öteki dünyada cennet ayaklarınız altında” gibi öbür dünya rüşvetlerine ikna olmuyor.
Üniversitelerde kindar-dindar yetiştireceğini düşünüyor, tam tersi oluyor. İlkokuldan itibaren gerici eğitimi dayatıyorlar.
Toplumsal eşitsizliğe, korkunç gelir dağılımı bozukluğuna milyonlarca genç işçinin öfkesi birikiyor. Bilgiyi ve bilimi yok etme, toplumu ve gençliği cahilleştirme çabalarına karşı, hep birlikte saldırdıkları karşısında toplum laikliği ve Atatürk devrimlerini giderek daha fazla içselleştiriyorlar.
Yobazlığa ve gericiliğe karşı en büyük savunma kalesi “laikliği” savunmaktır.
Atatürk devrimlerinin temelini de laiklik oluşturmaktadır.
Her düzeyde yobazında hedef aldığı laiklik anlayışı toplumsal değişim, sermaye ilişkileri içerisinde giderek seküler hale gelmektedir.
Max Weber göre, sekülerleşmeyi “dünyanın büyüden arınması” kavramıyla açıklar. Ona göre modernleşme, geleneksel ve mistik açıklamaların yerini akılcı, bilimsel ve bürokratik süreçlerin almasıdır; bu da dinin toplumsal ve bireysel hayattaki merkezi rolünü azaltır. Weber; bürokrasi, katı kurallar ve teknik uzmanlığın insanları katı inanç değerinden uzaklaştırıp, maddi başarıya ve işleyişe odaklayan rasyonel bir işleyişe geçtiğini savunur..
Türkiye’deki sekülerleşme süreci, Batı’daki gibi sanayileşmeyle tabandan gelen tedrici bir değişimden ziyade, tavandan tabana (devlet eliyle) yürütülen bir modernleşme projesi olarak başlamış, zamanla toplumsal bir gerçekliğe dönüşmüştür.
19. Yüzyıl Reformları: III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde başlayan askeri ve idari modernleşme ilk adımlardır.
Tanzimat ve Islahat Fermanları: Şer’i hukukun yanında seküler mahkemelerin (Nizamiye) kurulması ve batılı tarzda eğitim veren mekteplerin açılmasıyla dini ve seküler alan ayrışmaya başlamıştır.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları, rasyonel ve çağdaş bir ulus devlet inşa etmek amacıyla köklü reformlara girişmiştir
1924: Halifeliğin kaldırılması, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve eğitim birliğini sağlayan Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi.
1926: İsviçre’den uyarlanan Türk Medeni Kanunu ile aile hukuku tamamen seküler bir yapıya kavuştu.
1928-1937: Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır” ibaresi çıkarıldı (1928) ve laiklik ilkesi anayasaya eklendi (1937)
1950-1980 Döneminde köyden kente göç, sanayileşme ve kapitalistleşme süreci hız kazanmıştır. Köyden kente göçen insanlarda gündelik yaşam geleneksel cemaat yapılarından kopmuş, rasyonel ve ekonomik çıkar odaklı kent kültürüne geçiş başlamıştır.
Günümüzde Türkiye, doğrudan siyasi müdahalelerden ziyade küreselleşme, iletişim teknolojileri ve tüketim kültürü kanalıyla sosyolojik bir sekülerleşme yaşamaktadır.
İnanç devam etse dahi, bireylerin ahlak, hukuk, ekonomi ve evlilik gibi kararlarında dinin kurumsal bir otorite olarak belirleyiciliği azalmaktadır.
Genç Kuşaklarda, eğitim seviyesinin artması ve internet dünyası, dini dogmalar yerine bireysel ve rasyonel tercihleri ön plana çıkarmaktadır.
Özellikle KONDA Araştırma ve Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması (TGSS) gibi kapsamlı çalışmaların güncel verileri, toplumun inanç yapısındaki keskin çizgilerin yerini “akışkan” ve daha bireysel tercihlere bıraktığını göstermektedir.
Türkiye’de dindarlık eğilimlerinde son yıllarda dikkat çekici değişimler yaşandığını ortaya koydu. 6.137 kişiyle yapılan geniş kapsamlı araştırmaya göre, kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı 2008’de yüzde 55 iken 2025’te bu oran yüzde 46’ya geriledi. Buna karşın “ateist ve inançsız” bireylerin oranı yüzde 2’den yüzde 8’e yükseldi.

KONDA Araştırma; Ekim 2024’te gerçekleştirdiği “Hayat Tarzları” araştırmasının sonuçlarını duyurdu
Günümüz Türkiye’sinde dindarlık ve sekülerlik eğilimleri, inancın tamamen yok olması değil, kurumsal dinden bireysel ve esnek bir inanç biçimine doğru dönüşmesi (sosyolojik sekülerleşme) ile karakterize edilmektedir.
Allah inancı taşıyan ancak kendini kurumsal veya katı dini kurallara bağlı hissetmeyen, “inançlıyım ama dindar değilim” veya “seküler Müslümanım” diyen ara kitle %30’ların üzerine çıkarak en büyük gruplardan biri haline gelmiştir.
Yeni kuşakta dini endoktrinasyona (bireylere belirli bir inanç sisteminin veya dogmanın, eleştirel düşünceye, sorgulamaya veya farklı alternatifleri değerlendirmeye izin verilmeden, katı bir şekilde aşılanması sürecidir. Genellikle erken yaşlarda başlar ve bireyin bağımsız düşünme yetisini kısıtlamayı hedefler) ve politik dindarlığa karşı mesafeli bir duruş hakimdir. Gençler arasında kendini “dindar” olarak niteleyenlerin oranı %12’lere kadar gerilemiştir.
Dini dogma olarak sunulan bilgilerin mutlak doğru olduğu kabul edilir ve bu bilgilere yöneltilen eleştiriler reddedilir. Genellikle cehennem korkusu, suçluluk duygusu veya topluluktan dışlanma gibi yöntemlerle bireyde itaat mekanizmaları geliştirilir. Klasik din eğitiminde dinlerin tarihine ve felsefesine dair tarafsız ve genel kültür odaklı bilgi verilirken (din öğretimi), endoktrinasyonda doğrudan inançların benimsetilmesi amaçlanır. Bu yüzden siyasal iktidar okullarda verilen din eğitimini yeterli bulmadığı için “Diyaneti” okullardaki eğitimin içine imamları monte etmeye çalışıyor. Şunu kesin olarak gözlemlemiş biri olarak yazıyorum. İmamların verdiği dini eğitim ve söylemleri genç kuşak tarafından asla kabul görmemekte. Hatta daha da gençleri inançlardan uzaklaştırmaya yol açmıştır. Birileri “kaş yapayım derken göz çıkardılar” Dini söylemlerde olsa genç kuşak sorguluyor, düşünüyor. Mantık dışı söylemler yüzünden giderek uzak duruyorlar.
Ak Parti’nin uzun süren iktidar sürecinde, inanç bazında istedikleri hedeflerin çok uzağında kalmışlardır. Laiklik, demokrasi, kadın-erkek eşitliği giderek toplumsal tabana yayılmıştır.
Bugünkü toplumsal gerilimin temelinde bu çatışma yatmaktadır.
Muhsin YAZICI 13.06.2026
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder