Müzik Üzerine Fıkralar…
Ah şu flüt…
Adamın biri her gün akşam meyhaneye gelip, sarhoş olana kadar içki içiyor hesabını ödeyip
–”Ah şu flüt”, deyip öyle gidiyormuş.
Bu durum aylarca aynı şekilde devam etmiş. Meyhanenin sahibi artık dayanamamış, Bir gün adamdan müsaade isteyip masasına oturmuş.
–”Özür dilerim beyefendi, rahatsız etmek istemem ama merakımı hoş görün size bir şey sormak istiyorum.”
–”Buyurun sorun.”
–”Meyhanemize aylardır istinasız her akşam geliyorsunuz, mekan sahibi olarak teşekkür ederim iyi bir müşterisiniz. Fakat neden her akşam hesabı ödeyip giderken ‘Ah şu flüt’ diyorsunuz, çok merak ettim…”
Deyince adam derin bir ahhhhhh ahh… çekmiş ve anlatmaya başlamış.
–”Bundan seneler önce bizim orkestramız vardı, bende bu orkestranın flütçüsüydüm. Bir konser vermek için bir ülkeye gittik. Konserimizi çok beğendiler, alkışladılar, çiçek attılar, oda yetmedi herkesin müzik aletinin içine altın doldurdular. Benimki ufacık bir flüt içine hiçbir şey sığmadı, davulcu filan herkes köşeyi döndü, hepsi de orkestrayı bıraktılar. Ben bağrıma taş bastım hiçbir şey söylemedim, paradan daha önemli şeyler vardı çünkü, yeni bir orkestra kurdum, yetiştirdim ve konser vermek için başka bir ülkeye gittik, orada da konserimizi çok beğendiler, elleri şişene kadar alkışladılar o da yetmedi herkesin müzik aletinin içine değerli taşlar, paralar doldurdular benimkisi ufacık bir flüt yine hiç bir şey sığmadı. Yine sesimi çıkarmadım bağrıma taş bastım. Neyse yeni bir orkestra daha kurdum eğittim ve konser için başka bir ülkeye gittik. O ülkenin müzik tarzı çok farklıymış. Konserimizi hiç beğenmediler. Yuhaladılar, çürük domates attılar, bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de sahneyi işgal edip müzik aletini bilmem nerelerimize ittirmeye çalıştılar…”
Konuşmasını kesip kısa bir sessizlikten sonra,
-“Arkadaş, yine ben şanssızdım…”
İstiklal Marşı
Temel kendine dört katlı bir apartman yaptırır. Dördüncü katında kendi oturur diğer katlara ise kiracı oturtur. Kiracılara kıyak geçmek için her kata koltuk döşettirir.
Birinci kattaki kiracıya gider, koltuklar nasıl diye sorar.
Kiracı:
-“Koltuklar iyi oturunca pop müzik çalıyor”, der.
İkinci kattaki komşuya gidince yine sorar koltuklar nasıl diye,
İkinci kiracı:
-“Koltuklar iyi, oturunca rock müzik çalıyor”, der.
Üçüncü kattaki kiracıya giderek sorar koltuklar nasıl diye:
Üçüncü kiracı:
-“Koltuklar hiç güzel değil”, der.
Temel niye diye sorar. Kiracının yanıtı şu olur:
-“Koltuğa oturunca İstiklal Marşı çalıyor. Her seferinde ayağa kalkmak zorunda kalıyoruz.”
Karne…
Baba, ortaokul üçüncü sınıfa giden oğlunun elinde karneyle salona girdiğini görür.
-“Allah allah, dönem ne çabuk bitmiş…” diye düşünür ve oğluna seslenir:
-“Getir bakayım şu karneyi!”
-“Al baba…”
Adam karneye bir bakar ki, beden eğitimi ve resim dışındaki tüm dersler zayıf.
-“Bir dediğini iki etmiyoruz, bilgisayar dedin, bilgisayar aldık, İngilizce kursu dedin İngilizce kursuna gönderdik, gitar kursu, müzik aletleri, ne istersen yapıyoruz. Kız arkadaş uğruna harcadığın çiçek parasının haddi hesabı yok. Ne bu notların hali, rezil şey!”
-“Baba… O benim karnem değil ki, senin kitaplarını karıştırıyordum, birinin arasında karnelerinden birini bulmuştum…”
Müzikli tuvalet…
Köyün birine değişik müzikler çalan bir tuvalet yapılır. Üç köylü bunu denemek ister.
Birinci köylü girer çıkar;
-“İçerde rock müzik çaldı patır kütür sıçtım”, der.
İkinci köylü girer çıkar;
-“Ben de klasik müzik çaldı, sakin sakin sıçtım”, der.
Üçüncü köylü girer çıkar, bakarlar ki üstü başı bok içinde derler ki;
-“Ne bu hâlin?”
O da der ki;
-“İçerde istiklal marşı çaldı ayakta sıçmak zorunda kaldım…”
Kim bu? Kim besteledi?
Kalabalık bir toplantıda davetlilerden biri yanında oturan birisine sorar:
“Aman! Şu kadın ne çirkin piyano çalıyor. Allah aşkına kimdir bu?”
-“Eşimdir efendim.”
-“Affedersiniz yanlış söyledim. Güzel piyano çalıyor, fakat çaldığı eserler berbat. Kim bilir hangi sersem besteledi?”
-“Bendeniz bestelemiştim efendim…”
Adamın kızdığını anlayınca,
-“Kusura bakmayın efendim, ben Bayburtluyum anlamam bi boktan…”
Akortçu geldiii..
Kapının zili çalar:
-“Piyano akortçusuyum. Piyanonuzu akort etmeye geldim.”
Evin hanımı:
-“Ben akortçu çağırmadım. Bir yanlışlık olacak.”
Akortçu:
-“Hayır, yanlışlık yok efendim. Beni komşunuz gönderdi.”
Piyano dedik ya…
Bir piyano resitaline davetli idi. Biraz gecikmişti. Konser başladıktan sonra girerek sessizce yerini aldı.
Yanında oturana sordu.
-“Affedersiniz, eserin başına yetişemedim. Ne çalıyor acaba?”
Adam büyük bir ciddiyetle yanıt verdi:
-“Piyano…”
Müzikli ev…
İki ahbap arasında:
-“Kızım piyano çalmayı öğreniyor, karım da keman.”
-“Ya siz, bir şey öğrenmiyor musunuz?”
-“Ben de sabretmeyi öğreniyorum.”
O da öyle değil…
Büyük bir piyano üstadı, kibar bir ailenin ziyafetine davetli idi. Yemekten sonra ev sahibi davetliler arasında bulunan genç bir piyano heveslisini üstada takdim ederek kendisini dinlemesini ve fikirlerini söylemesini rica etti.
Genç fakat mağrur piyanisti dinleyen üstat:
-“Tebrik ederim. Aynı Paganini gibi çalıyor,” der.
-“Aman, üstat!. Paganini piyanist değil ki..”
-“Evet, Küçük bey de öyle…”
Çok yardım etti…
– Kızımın piyano çalması sayesinde zengin oldum.
– Konserler mi veriyordu?
– Yoo… Komşularımın evlerini yarı fiyatla almamı temin etti.
Vah vah…
Polonyalı besteci ve piyanist Ignaz Paderevski (1860-1941), ülkesinin bağımsızlığı için yaşam boyu savaşım vermiş bir sanatçıydı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni kurulan Polonya Devleti’nin cumhurbaşkanlığına seçilen Paderevski, bir vesileyle Fransa Başbakanı Clemenceau ile tanıştırılmıştı. İyi bir müziksever olan Clemenceau şaşkına dönmüş ve şöyle demişti:
-“Paderevski mi dediniz? Büyük piyanist ve besteci Paderevski demek sizsiniz! Vah vah, sizi böyle cumhurbaşkanı olarak mı görecektim?”
Yer göster öleyim…
Ünlü soprano Maria Jeritza, New York Metropolitan Operaevi’nde “Carmen” operasının 1914 yılındaki ilk sahnelenişinde Carmen rolünü oynuyordu.
‘Don Jose’ rolünü ise Enrico Caruso üstlenmişti. Görkemli son sahneye gelindiğinde, arenanın önünde yüzlerce insan, atlar üzerinde pikadorlar ve orkestranın göklere yükselen çarpıcı müziği, temsili sona erdirmek üzereydi.
Ne var ki atlar sahneden geçerken yerlere fena halde pislemişti.
Eserin son saniyeleri yaklaşmış, Don Jose bıçağını Carmen’e saplamıştı. Ancak Carmen, bir türlü yere düşüp ölemiyor, Don Jose’ye sarılıp sallanıyordu.
Sabrı tükenen Caruso, bıçağı bir kez daha saplayıp fısıldamıştı sopranoya:
-“Ölsene, hadi çabuk, at kendini yere!”
Jeritsa yine fısıltıyla yanıtlamıştı onu:
-“Temiz bir yer göster de öleyim!”
Kümeste yumurtlamam ki…
Yaramazlığın dozunu kaçıran küçük Wolfgang’ı, annesi paylıyordu:
-“Bak, bir daha yaparsan seni kümese kapatırım!”
Wolfgang omuz silkti:
-“İstediğin kadar kapat! Ben yumurtlamam ki… Kümeste de beste yaparım!”
Soprano konseri..
Ünlü bir sopranonun konserine giden baba oğul ilgiyle konseri dinliyorlardı.
Bir ara çocuk merakla babasına sordu:
-“Baba, öndeki amca elindeki sopayla niye kadını korkutuyor?”
-“Korkutmuyor oğlum, yönetiyor!”
-“Eee, peki o zaman kadın niye avaz avaz bağırıyor?”
Akordiyon ustası..
Adam son derece gururlu şekilde kendinden bahsediyordu:
-“Ben akordiyon alıp çalmaya başlayınca herkesi ayağa kaldırırım.”
Arkadaşı şaşkınlık içinde:
-“Demek o derece ustasınız bu enstrümanda!”
-“Yok canım, ben sadece milli marşı çalmasını bilirim.”
Bela bir zulüm görmedi…
Yıllar önce Devlet Senfoni Orkestrası Erzurum’a konser vermeye gelmiş. Ancak orkestra gelmeden önce salonu doldurabilmek için, zamanın valisi özel idare müdürüne tüm muhtarları toplayıp konsere getirmesi hususunda talimat vermiş.
Konser günü gelmiş, salon ağzına kadar dolu, konser başlamış, orkestra çaldıkça salonda çıt çıkmadan konser dinleniyor. Bir ara orkestra ara vermiş. Salon yavaş yavaş boşalınca orkestra şefi yaşlı bir dadaşın yanına yaklaşmış ve aralarında şu konuşma geçmiş:
-“Beyefendi konserimizi beğendiniz mi?”
Siniri tepesinde çıkmış olan yaşlı dadaş;
-“Ne beğenmesi begefendi! Erzurum, Erzurum olali, Urus getdığından bu yana bele bir zulum görmedim.”
Ah şu flüt…
Adamın biri her gün akşam meyhaneye gelip, sarhoş olana kadar içki içiyor hesabını ödeyip
-“Ah şu flüt”, deyip öyle gidiyormuş.
Bu durum aylarca aynı şekilde devam etmiş. Meyhanenin sahibi artık dayanamamış, Bir gün adamdan müsaade isteyip masasına oturmuş.
-“Özür dilerim beyefendi, rahatsız etmek istemem ama merakımı hoş görün size bir şey sormak istiyorum.”
-“Buyurun sorun.”
-“Meyhanemize aylardır istinasız her akşam geliyorsunuz, mekan sahibi olarak teşekkür ederim iyi bir müşterisiniz. Fakat neden her akşam hesabı ödeyip giderken ‘Ah şu flüt’ diyorsunuz, çok merak ettim…”
Deyince adam derin bir ahhhhhh ahh… çekmiş ve anlatmaya başlamış.
-“Bundan seneler önce bizim orkestramız vardı, bende bu orkestranın flütçüsüydüm. Bir konser vermek için bir ülkeye gittik. Konserimizi çok beğendiler, alkışladılar, çiçek attılar, oda yetmedi herkesin müzik aletinin içine altın doldurdular. Benimki ufacık bir flüt içine hiçbir şey sığmadı, davulcu filan herkes köşeyi döndü, hepsi de orkestrayı bıraktılar. Ben bağrıma taş bastım hiçbir şey söylemedim, paradan daha önemli şeyler vardı çünkü, yeni bir orkestra kurdum, yetiştirdim ve konser vermek için başka bir ülkeye gittik, orada da konserimizi çok beğendiler, elleri şişene kadar alkışladılar o da yetmedi herkesin müzik aletinin içine değerli taşlar, paralar doldurdular benimkisi ufacık bir flüt yine hiç bir şey sığmadı. Yine sesimi çıkarmadım bağrıma taş bastım. Neyse yeni bir orkestra daha kurdum eğittim ve konser için başka bir ülkeye gittik. O ülkenin müzik tarzı çok farklıymış. Konserimizi hiç beğenmediler. Yuhaladılar, çürük domates attılar, bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de sahneyi işgal edip müzik aletini bilmem nerelerimize ittirmeye çalıştılar…”
Konuşmasını kesip kısa bir sessizlikten sonra,
-“Arkadaş, yine ben şanssızdım…”
www.bilimsanatyolu.com

Yorum gönder