Kurgu Kahraman Ve Naylon Üstatların En Ünlüsü Necip Fazıl Kısakürek
Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün akıl, bilim ve tam bağımsızlık üzerine oluşturduğu aydınlanma devrimleri, ne yazık ki on yıllardır tarih dışı kurmacalarla ve sistemli bir yalan belge, bilgi ile hedef alınmaktadır.
“Yalan söyleyen tarih utansın” sloganının arkasına sığınanlar, çelişkili bir şekilde tarihe en büyük yalanları söyletmeye çalışmakta; bu toprakların gerçek kahramanlarını, ülke işgal altındayken yaşamlarını ortaya koyarak savaşanlara “ayyaş” ya da “dinsiz” gibi boş tanımlamalarla lekelemeye yeltenenler ise işgalci güçlere ya boyun eğmişlerdi ya da işbirliği içindeydiler.
Bu kasıtlı çelişkili ve yalan söylemenin temel amacı, Türk gençliğinin düşünce yapısında gerçek birer yol gösterici olan kurucu değerleri yıkmak ve yerlerine tarihsel gerçeklikten uzak, kendi ideolojik ve inanç değerlerinde üretilmiş karşıt “milli ve manevi” değerler diye pazarlamaktır. İşte bu milli değer diye oluşturulan ve bilerek parlatılan, gençliğin önüne “manevi mimar” diye sunulan boş söylemlerin başında, gerici bilgi ve mantık dışı biçimde korumaya aldığı Necip Fazıl Kısakürek gelmektedir.
Akılcı ve gerçek bir akıl değerlendirilmesinden geçirildiğinde, karşımıza bir “iman abidesi” değil; kişisel zaaflarını dinsel söylemlerle örten, güce göre eğilip bükülen ve modern toplum değerlerine savaş açmış narsist bir “kutsal inanç lideri” çıkmaktadır.
Türk gençliği, bu kurmaca kutsallığın arkasındaki gerçek çelişkileri öğrenmeyi hak ediyor.
Sahte Bir Ahlak Anlatısı ve Kumarhane Baskını
1904 yılında varlıklı bir ailede doğan, devletin kıt kaynaklarıyla gönderildiği Sorbonne’da felsefe okumak yerine bursunu Paris kumarhanelerinde çarçur eden bir kişinin, Türkiye’ye döndükten sonra topluma ahlak abidesi kesilmesi en büyük tarihsel cilvelerden biridir. Müritlerinin “hidayet” ve “arınma” olarak sunduğu 1934 sonrası dönemde bile, bu kumar tutkusu bir gölge gibi kendisini takip etmiştir. 22 Mart 1951 gecesi Beyoğlu’ndaki bir kumarhane baskınında polis tarafından masada suçüstü yakalanan Necip Fazıl’ın, “Bir röportaj için oradaydım, kumarın iç yüzünü araştırıyordum” şeklindeki trajikomik savunması, savunduğu dinsel ahlak ile özel yaşamı arasındaki o derin uçurumu belgeler niteliktedir. Tasavvufi bir dervişlik maskesiyle yoksul kitlelere şükür ve manevi değerler söylemi tutturan bu kişinin hapis dışındaki yaşamı; lüks oteller, şık kıyafetler ve kaynağı belirsiz zengin sofralarıyla geçmiştir.
Kalemin Şantaj Aracına Dönüşmesi ve Örtülü Ödenek
Necip Fazıl’ın şiirdeki estetik başarısı ve edebî yeteneği yadsınamaz; ancak seküler bir bakış açısıyla bakıldığında, onun bu yeteneği kirli bir şantaj ve para sağlama aracına dönüştürdüğü görülür. Kendisine para vermeyen iş adamlarını ya da desteklemeyen siyasileri “Büyük Doğu” dergisinde rezil etmekle tehdit eden, ilk dönem lirik şiirlerini “Eski Said” diyerek reddedip geç döneminde şiiri tamamen öğretici siyasi sloganlara hapseden bir yaklaşımı, o yetenekli sanatına ihanettir.
Daha da vahşisi, yansıtılan “eğilmez dava adamı” imajının, Menderes döneminin Örtülü Ödenek kayıtlarıyla yerle bir olmasıdır. Yassıada yargılamalarında kanıtlanan ve dönemin parasıyla birkaç apartman dairesi eden 147.000 TL’lik bağışlar, bizzat kendi el yazısıyla yazdığı mektuplardaki “Maddi destek vermezseniz bu dava ölür”, “Dergimiz reklam ajansınız gibidir” itirafları, kalemin iddia edildiği gibi satılmaz olmadığını, aksine pazarlığa açık bir ticaret malı haline getirildiğini gösterir.
Güce Tapınma, Kutuplaşma ve Komplo Kültürü
İlk gençlik yıllarında Cumhuriyet’i öven, Menemen’de şehit edilen Kubilay için gericiliğe karşı en sert yazıları yazan ve CHP’den milletvekilliği peşinde koşan Necip Fazıl; bu beklentisi karşılanmayınca keskin bir Cumhuriyet düşmanına dönüşmüştür. Onun ideolojik savrulmaları Menderes’ten Demirel’e, Türkeş’ten Erbakan’a kadar geniş bir yelpazede, her yeni güçte “beklenen kurtarıcıyı” arama ve maddi musluklar kesildiğinde aynı kişileri yerin dibine sokma kurnazlığı ile doludur.
En çarpıcı tutarsızlık ise 1960 darbesinden sonra yaşanmıştır. Menderes idam sehpasına doğru yürürken, Necip Fazıl hapisten çıkabilmek için cunta lideri Cemal Gürsel’e yazdığı mektuplarda “Siz bu vatanın kurtarıcısınız, emrinizdeyim” diyerek güç karşısında nasıl hızla pozisyon değiştirdiğini açıkça sergilemiştir. Çevresinde bir biat kültü oluşturarak, her toplumsal muhalefeti “Yahudi parmağı” ya da “Mason komplosu” gibi sığ Yahudi düşmanlığını metinlerle açıklayan Kısakürek, Türkiye’deki akılcı ve gerçekçi düşünce yeteneğine zarar veren, sorunları hep “dış güçler”de arayan akıl dışı ve kutuplaşma kültürünün en büyük besleyicisi olmuştur.
“Son Devrin Din Mazlumları” ve Hayal Ürünü Tarih
Tarihsel gerçekleri hiçe sayarak kaleme aldığı Son Devrin Din Mazlumları eseri, nesnel tarihçilik açısından bir felakettir. Şeyh Said, İskilipli Atıf ve Seyit Rıza gibi feodal, bölücü ya da gerici faaliyetleri “mazlum evliyalar” olarak kurgulayan bu kitap, bugün Türkiye’deki muhafazakar kitlelerin Cumhuriyet tarihine olan çarpık ve düşmanca bakışının baş sorumlusudur. Belge uydurup, çarpıtmaları ve hayal ürünü söylemler yoluyla uydurulan alternatif tarih, gerçeği kurmaca, kurmacayı ise mutlak gerçek gibi pazarlayan hayal ürünü anlatılardır.
“Başyücelik Devleti”: Totaliter Faşizm ve Teokrasi Sentezi
Necip Fazıl’ın. İdeolocya Örgüsü kitabında tasarladığı “Başyücelik Devleti”, modern seküler, demokratik ve insani değerlerle taban tabana zıttır. “Başyüce” adını verdiği mutlak otoriter bir liderin yönettiği, bireysel hak ve özgürlüklerin tamamen yok sayıldığı, devletin bireyin inancından yaşam tarzına kadar her alanı kontrol ettiği bu model, Mussolini faşizmi ile dinsel teokrasinin karanlık bir karışımıdır. Kadını sadece eve, anneliğe hapseden, modern kadını “yozlaşmış” olarak niteleyen bu baskıcı kapa yapısı, onun kendi gençliğindeki dağınık ve başı boş ve sınır tanımaz ilişkileriyle derin bir çelişki oluşturur. O, İslam’ı vicdani bir özgürlük alanı olarak değil, bireyi ezecek totaliter bir devlet aygıtı olarak kurgulamıştır.
Sonuç
Tarihsel gerçeklerin ışığında Necip Fazıl Kısakürek; sarsılmaz bir iman abidesi ya da bir düşünce insanı değildir. O, narsist kişiliğini tatmin etmek adına çevresinde bir biat kültü yaratan, sanat yeteneğini kişiseli hırsları ve maddi çıkarları için silah olarak kullanan, güce göre eğilen ve Türkiye’nin aydınlanma sürecini baltalayan tehlikeli bir ideologdur.
Bugün Türk gençliğinin yapması gereken; bu hayali düşünceleri, sahte kahramanları ve “üstat” masallarını gerçekçi aklın ve tarihi belgelerin ışığında değerlendirerek; boş ve çarpıtılmış bilgilerin karanlığına karşı Mustafa Kemal Atatürk’ün akılcı, bilimsel ve laik mirasına sıkı sıkıya sarılmaktır.
Muhsin YAZICI 19.10.2026
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder