Yeni Türkiye’de Gazeteci Olmak
2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 163. sıraya kadar gerileyen Türkiye’de, gazetecilik mesleği artık bir kamu görevi olmaktan çıkmış; iktidarın sopasıyla hizaya getirilmiş, sipariş operasyonlarla tetikçiliğe soyunmuş bir “medya rejimi” haline gelmiştir. Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün açıkladığı bu utanç tablosu, aslında Türkiye’de basının değil, iktidar güdümlü bir sanal bir sistemin hüküm sürdüğünün en somut kanıtıdır.
Bugün “Yeni Türkiye’nin Gazetecileri” adıyla ortalıkta dolaşanlar; mankurtlaşmış, kalemini gerçeğe değil, saray konforuna ve siyasi iktidarın gücüne kiralamış tek tip bir propaganda aparatıdır.
Bunlar için sınır, ahlak ya da meslek ilkesi yoktur; emir ve sipariş üzerine hedef gösterir, manşetlerden itibar suikastları düzenler ve attıkları iftiranın, söyledikleri yalanın büyüklüğü oranında terfi ettirilerek ödüllendirilirler.
Bu çürümüş ekosistemin en agresif, en sınır tanımayan figürleri ise hiç kuşkusuz “dönmeler”dir. Eski mahallelerine ihanet edip yeni efendilerine biat eden bu tipler, kendilerini kabul ettirme ve yaranma ezikliğiyle, kraldan çok kralcı kesilirler. Bu güruhun sembol isimlerinden biri haline gelen Nedim Şener, içine düştüğü bu varoluşsal sancının ve yaranma gayretinin dozunu her geçen gün artırarak, tetikçilikte sınır tanımayan bir saldırganlık sergilemektedir.
Dönüşümünün yarattığı ahlaki bozulmayı gizlemek adına, her gün daha büyük bir hırsla muhalif seslere, gerçek gazetecilere ve toplumsal dinamiklere saldırmaktadır.
Besleme basının diğer unsurları ise tam bir görev dağılımı içindedirler.
Siyasal İslamcı Akbababalar: İdeolojik körlükleriyle her koşulda saldırmayı kendilerine hak gören, her adaletsizliğe dini kılıf uyduranlar.
Bir diğer grup korkak kalemşörler: Suya sabuna dokunmayan, işini bulunduğu konumu korumak için sadece iktidarın sözde başarılarını köpürten sinikler.
Bir diğer grupta sözde bağımsız uyanıklar: İktidarın azabından ölesiye korktukları için güce tek kelime edemeyip, güya “bağımsızlık” maskesi altında yalnızca muhalefete özgürce saldıran omurgasızlar.
Madalyonun diğer yüzünde ise bu organize kötülük şebekesine, iktidarın zorbalık düzeyine varan zulmüne ve yargı sopasına karşı gövdesini siper eden gerçek gazeteciler vardır. Bugün Türkiye’de araştırmacı ve bağımsız gazetecilik yapmak; her an gözaltına alınmayı, hapis yatmayı, yasadışı örgütlerin ve devlet aygıtının ortak hedefi haline gelmeyi göze almak demektir. Bu amansız baskı ikliminde tırsıp mahalle değiştirenlerin, kabuğuna çekilip “çiçek-böcek” yazılarıyla günü kurtaranların aksine; her türlü bedeli ödeyerek halkın haber alma hakkını savunanlar, bu ülkenin yüz akıdır.
Muhalif ve bağımsız gazetecilerin iktidar yanaşmaları gibi yalan haber yapma lüksü yoktur; çünkü onlar için en küçük bir hata, anında zindan kapılarının açılması demektir. Demokrasinin, hukukun ve özgürlüklerin tamamen askıya alındığı bu karanlık dönemde, başlarının üzerinde sallanan iktidar sopasına rağmen yazmaya, çizmeye ve konuşmaya devam eden onurlu gazeteciler, bu zorba rejimin tarihin çöplüğüne gömüleceğinin en net habercileridir.
Albert Camus, “Özgür bir basın iyi ya da kötü olabilir ama özgürlük olmadan basın kesinlikle sadece kötüdür” diyor. 180 ülke içinde basın özgürlüğü içinde 163’ncü sıraya gerilemiş bir basının nasıl bir kötülük bataklığında debelendiğini hep beraber ibretle izliyoruz. Eğer bir ülkenin basını özgür değilse, o ülkedeki hiçbir özgürlük güvende değildir.
Medyayı tek tipleştirenler, tetikçileri ödüllendirenler unutmamalıdır ki; 163. sıradaki bir karanlıkta bile gerçeğin ışığını söndüremeyen o dik duruş, geleceğin özgür Türkiye’sinin kurulmasında önemli yer tutacak gazetecilere selam olsun…
Muhsin YAZICI – 25.10.2026



Yorum gönder