Bir Hırka, Çok Saray!
Tarih, kürsülerde halkın kutsallarıyla beslenip, koltuğa oturduğunda o kutsalları lüksün ve şatafatın halısı yapan muktedirlerin öyküleriyle doludur. Başlangıçta adaleti, eşitliği ve halkın değerlerini savunacağını her yerde bağırarak kitleleri arkasından sürükleyen bir siyasetçinin, gücü tekeline aldıktan sonra kendi geçmişine, söylediklerine ve inancına yabancılaşması; bir toplumun uğrayabileceği en büyük ahlaki ve toplumsal yıkımdır.
Bu durum, düşünsel olarak insanın kendine yabancılaşmasının en tehlikeli, en hastalıklı boyutudur. Buna siyasi yaşamda “güç zehirlenmesi ve siyasal ikiyüzlülük” deniyor
Tarihin o karanlık sayfalarını çevirdiğimizde karşımıza mutlak yetki, sıfır sorumluluk “Tanrı-Kral/Padişah/Çar/İmparator” sendromu çıkıyor.
Şimdi soru şu, bu sistem nasıl çalışıyor?
Kendini her şeye yetkili gören ancak hiçbir başarısızlıkta sorumluluk kabul etmeyen bir yönetici modeli, modern dünyanın değil, ilk çağların “Tanrı-Kral” anlayışının hortlamış halidir.
Bu yönetim anlayışında muktedir; başarıları kendi yeteneğine, başarısına yazar, yetkiyi ve gücü tepe tepe kullanır. Krizleri, yoksulluğu ve başarısızlıkları ise dış güçlere, kadere ya da halkın “şükürsüzlüğüne”, muhalefetin engellemelerine bağlayarak sorumluluktan kaçar. Üstelik herkesten çok bağırır. O kadar çok konuşur, bağırır ki, halk artık onun sesini duyunca irkilmeye başlar.
Bu durum tam bir yabancılaşmadır.
Kişi, yönettiği toplumun üstünde, yasalardan ve ahlaki değerlerden muaf bir “üst varlık” olduğuna inanmaya başlar. Tarihte bunun en net karşılığı Roma İmparatoru Neron’dur; büyük Roma Yangınından sonra Neron, küle dönen alanların üzerine kendisi için devasa ve ultra lüks bir saray olan “Altın Ev” inşa ettirdi. Halk, imparatorun bu sarayı yapabilmek için şehri kasıtlı olarak yaktırdığına inanmaya başladı.
Neron, üzerindeki bu ağır şüpheyi ve halkın öfkesini dağıtmak için suçu o dönem Roma’da küçük ve dışlanan bir topluluk olan Hristiyanlara attı ve tarihteki ilk büyük Hristiyan katliamlarından birini başlattı. Her türlü felaketi başkalarına fatura eden ama tüm yetkiyi kendinde toplayan o mutlak kibir, sorumluluktan kaçışın tarihsel örneğidir.
Çifte standart anlayışı, “bana hak, sana suç”
Bu anlayışın en büyük silahı, hukuku ve ahlakı bir sakız gibi kendi çıkarına göre eğip bükmesidir. Bilmem bu yazıyı okuyanlar için kimi ya da kimleri hatırlatıyordur.
Kendine saraylar yapmak, düzinelerce uçakla gezmek, kamunun kaynaklarını yandaşlara akıtmak “itibarın gereği” ve anasının ak sütü gibi helaldir.
Muhalife gelince, aynı hak arayışını, eleştiriyi, kaynak isteğini bir muhalif ya da sıradan bir yurttaş yaptığında bu durum “vatana ihanet”, “huzur bozma” ya da “ağır suç” kategorisine sokulur.
Bu, adalet duygusunun katledilmesidir.
George Orwell’ın Hayvan Çiftliği romanında devrimi başlatan domuzların zamanla “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir” kuralını getirmesi gibi, muktedir de kendi çiğnediği yasaları halka zorla dayatır. Tarihte Romalı Soylular, kendi sınırsız ayrıcalıklarını “devletin bekası” sayarken, hak arayan yoksul halkın karşı çıkışlarını en ağır “vatana ihanet” suçlarıyla cezalandırmışlardı.
Bir lokma, bir hırka söylemi ve lüks yaşamda itibar dayatma yüzsüzlüğü…
Topluma sefaleti, yoksulluğu ve kanaatkarlığı “bir lokma, bir hırka” söylemiyle birer erdem gibi pazarlayanların; kendilerine kışlık, yazlık, uçan ve kaçan saraylar inşa etmesi yabancılaşmanın zirvesidir.
Fransız Devrimi’nin hemen öncesinde halk ekmek bulamazken Versay Sarayı’nda gösteriş içinde yaşayan XVI. Louis ve Marie Antoinette anlayışı, tam olarak bu “itibar hastalığının” karşılığıdır. Halk açlıkla boğuşurken lüksü “krallığın şanı” olarak sunan bu kafa, aslında kendi sonunu hazırlamıştır.
Yine yakın tarihte Romanya diktatörü Nikolay Çavuşesku, halkı sınırlı kotalarla, açlıkla ve kuyruklarla yaşamaya zorlarken, başkent Bükreş’e dünyanın en büyük ve en şatafatlı saraylarından biri olan “Halk Sarayı”nı yaptırıyordu. Tıpkı bugünün “itibardan tasarruf olmaz” bahanesi gibi, o devasa beton yığınları da halkın alın teriyle beslenen birer kibir gösterisiydi.
Bu yozlaşma yani yabancılaşma ne Batı’ya ne de modern çağa özgüdür; Doğu ve İslam tarihi de “halkın inancını sömürüp lüks içinde yaşayanların” ibretlik sahneleriyle doludur.
Hz. Muhammed’in sade yaşamını, “bir hasır üzerinde uyuyan” liderlik modelini ilke alarak iktidara gelen Emeviler, çok kısa sürede Bizans ve Sasani krallarına özenerek gösteriş yarışına girdiler. Şam’da inşa edilen Muaviye’nin ünlü “Yeşil Saray” bu gösterişin ilk sembolüydü. Hz. Ebuzer, (İslam’ı ilk kabul eden sahabelerden biri, Hz. Muhammed’in en yakın dostlarından ve İslam tarihindeki “adalet, dürüstlük” sembolüdür) bu sarayın kapısına dayanıp Muaviye’nin yüzüne karşı, “Bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır, halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!” diye haykırırken, aslında yüzyıllar sonrasının siyasal ikiyüzlülüğünü de ilan ediyordu. İslam’ın “kul hakkı” anlayışına, özüne yabancılaşan Emevi Halifeleri, halk vergiler altında ezilirken çöllerin ortasında havuzlu, cariyeli av sarayları inşa ettiler.
Aynı hastalıklı durum Osmanlı’nın Lale Devri’nde 1718-1730 yılları arasında sahnelendi. Taşrada kıtlık, başkentte işsizlik ve yoksulluk kol gezerken; padişah ve saray çevresi Kağıthane’deki Sadabat Sarayı’nda, geceleri kaplumbağaların sırtına mumlar dikerek lüks çılgınlığı yaşıyordu. Halk karın doyurma derdindeyken, saray elitlerinin nadide lale soğanlarına servetler dökmesi, yönetenlerin yönettikleri toplumun gerçekliğinden ne kadar koptuğunun, yani toplumsal yabancılaşmanın en somut göstergesiydi. Sonuç, her zamanki gibi kaçınılmaz bir halk patlaması yani Patrona Halil İsyanı ve o gösteriş alanlarının yerle bir edilmesi oldu.
Gelin birlikte bir soru daha soralım. Neden yoksul toplumların hep zengin yöneticileri olur?
Bu durum bir tesadüf değil, birbirini besleyen toplumsal ve psikolojik bir kısır döngüdür. Yoksul toplumların zengin ve otoriter yöneticiler üretmesinin ardındaki işleyişi anlamaya çalışalım. Anlamaya çalışırken kafanızda bazı figürler oluşacaktır…
Gelişmemiş ya da yoksul toplumlarda bireyler kendilerini zayıf, çaresiz ve korumasız hissederler. Kendi ezilmişliklerini ortadan kaldırmak yerine, tepelerindeki liderin “çok güçlü, çok zengin ve çok ihtişamlı” olmasını isterler. Liderin zenginliğiyle gurur duymak, ezik bir psikolojinin “Benim liderim dünyayı dize getiriyor”, “O bir dünya lideri”, “O tüketmeyecekte kim tüketecek”, “Dünya 7’den büyüktür” dediğinde dünyayı hizaya getirdiğine inanırlar. Bu duygu kendi yoksulluğunu unutma ve tatmin olma biçimidir.
Gelişmiş ülkelerde liderler birer “kamu görevlisi”dir ve halkın vergileriyle maaş alırlar. Kurallar nettir, denetim sıkıdır. Yoksul ve eğitimsiz bırakılmış toplumlarda ise hukuk devletinin yerini “şeflik”, “reis”, “başbuğ” ya da “baba” figürü alır. Hesap sorma bilinci gelişmediği için, yöneticinin devlet kasasını kendi cüzdanı gibi kullanması doğal karşılanır, hatta “devletin şanı” ilan edilir. Bakın sokak röportajlarına yüzlerce aç sefil yurttaşın söylemi aynıdır.
Yoksul toplumlarda zenginleşmenin tek yolu üretmek ya da icat yapmak değil, “saraya” ya da iktidara yakın olmaktır. Yönetici, kamunun kaynaklarını halka adil dağıtmak yerine kendi zenginliğini ve kamu gücünü kullanarak bir bağımlılık ağı kurar. Kendisine boyun eğenlere ulufe anlayışı doğrultusunda ihale, yardım, iş dağıtır, etmeyenleri cezalandırır. Böylece yöneticinin zenginliği, yoksul halkı kontrol altında tutmanın en etkili yöntemine dönüşür.
Yoksul toplumlar manevi söylemlere yani din, milliyetçilik, beka gibi daha kolay sığınırlar. Muktedirler, halkın bu hassasiyetlerini birer sis bombası gibi kullanarak kendi lükslerini gizlerler. Halka “öteki dünyada cennet” vaat ederken, kendileri bu dünyayı cennete çevirirler. Saraydan saraya koşarlar…
Bu yabancılaşma sonunda topluma çok ağır sonuçlar çıkarır.
En tepedeki insanın bu denli büyük bir ikiyüzlülük içinde olduğunu gördüğünde dürüstlüğe, adalete ve inanç değerlerine olan inancını kaybeder. “O çalıyorsa, o lüks içindeyse ben neden dürüst olayım?” algısı yayılır. Ve FON yağması gibi ete kemiğe bürünür…
Muktedir, kendi lüksünü meşrulaştırmak için sürekli düşmanlar yaratır. Kendini eleştiren herkesi hain ilan ederek toplumu birbirine düşürür.
Gençler ve üreten kesim, liyakatin değil sadakatin ve saraya yakınlığın ödüllendirildiğini gördükçe ülkeye dair umutlarını yitirir, derin bir yabancılaşmaya ve çaresizliğe sürüklenir.
Halkına sabır, şükür ve “bir lokma, bir hırka” duaları okuyup, kendisi zenginliğe ve lükse boğulan yöneticiler, sadece bir ülkenin ekonomisini batırmazlar; o ülkenin ruhunu, ahlakını ve geleceğe olan inancını da yok ederler. Kendi geçmişine, halkına ve savunduğunu iddia ettiği kutsallara bu denli ihanet edenlerin tarihteki sonu ise her zaman aynıdır.
Büyük bir yalnızlık ve kaçınılmaz bir tarihin bellek çöplüğüdür. Tarihin o belleğinde de hiç iyi anılmazlar.
Muhsin YAZICI 29.10.2026
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder