Cehaletin resmi tarihi – Muhsin YAZICI – 29 Ekim 2026
Bugün bu ülkede ne zaman borsa vurgunlarından, logo parçaları gibi iç içe geçmiş FON soygunlarından, devlet destekli soygun zincirlerinden bahsetsek; karşı mahallenin o dalkavuk trol ordusu anında yalan bilgi kazanını kaynatmaya başlıyor.
Kendi yağmalarını, halkın tepesine indirdikleri o ağır vergi yüklerini gizlemek için Goebbels taktikleriyle her gün televizyonlardan arkası kesilmeyen “dış güçler”, “savaş ortamı”, “esnaflar fahiş fiyatları uyguluyor” hatta işi zıvanadan çıkarıp “zamları belediyeler yapıyor” masalları anlatıyorlar.
En büyük sığınakları ise hiç değişmiyor, “Biz şanlı Osmanlı’nın torunuyuz!”
O zaman gelin, o çok övündüğünüz, ulema fetvalarıyla örülmüş o şanlı kara cehalet tarihinizin çıplak röntgenini hep birlikte çekelim. Bakalım o göklere çıkardığınız ulema ve saray bürokrasisi, bu toprakların geleceğini nasıl bir zifiri karanlığa mahkûm etmiş!
250 yıl boyunca uyuyarak, hattat loncasına kurban edilen akıl!
Avrupa’da Johannes Gutenberg 1440’larda matbaayı icat edip aydınlanmanın, bilimin ve kitlesel eğitimin kapılarını sonuna kadar açarken; Osmanlı bu büyük teknolojik değişimden tam 250 yıl boyunca sadece seyretti! 1727 yılında İbrahim Müteferrika ile matbaa bu topraklara nihayet girdiğinde, Batı dünyası milyonlarca kitabı çoktan basmış, Rönesans’ı ve Reformu tamamlanmış, Aydınlanma Çağı’nın şafağına gelmişti.
Peki, bu ölümcül gecikmenin arkasındaki o “yerli ve milli” gerekçeler neydi?
İstanbul başta olmak üzere imparatorluk genelinde yüz binlerce insan yani hattatlar, el yazması kitap üretiminden geçimini sağlıyordu. Matbaanın gelmesi, bu güçlü lonca teşkilatının ve asalak zümrenin işsiz kalması, rantının kesilmesi anlamına geliyordu.
Devlet, yüz binlerce insanın zihinsel gelişimini, sırf bir avuç lonca ağası köşeyi dönmeye devam etsin diye feda etti! Tıpkı bugün kamyon dolusu para çalan haramilerin “itibar suikastı” kalkanlarıyla korunması gibi, o gün de hattatların cüzdanı bilimin önüne barikat yapıldı!
Ulema sınıfı, “Matbaa gibi mekanik bir alet kutsal metinleri basarken hata yapar, harflerin kutsallığına zarar gelir” yalanını bir afyon gibi topluma sundular.
Asıl korkuları başkaydı.
Bilginin matbaa yoluyla kontrolsüzce yayılması, halkın okuyup aydınlanması ve ulemanın o sahte dini otoritesinin yerle yeksan olmasıydı! Bu yüzden Müteferrika’ya matbaa izni verilirken bile “dini kitaplar hariç, sadece tarih ve edebiyat üzerine yayın basabilirsin” koşulu kondu. Okumayı bilmedikleri bir dille yazılan Kuran’ı halkın anlayarak okumasına asırlardır karşılar. Kuran’ının Türkçe okunmasına hala karşılar. İşte bu yüzden engel oldular; çünkü dilsiz kullar yaratmak, ulemanın en karlı din ticaretiydi!
Ve bu ticaret günümüzde de dolu dizgin sürüp gidiyor..
Kendi ölüm fermanına sevinen bir Osmanlı Saray cehaleti vardı. İşin en acımasız ve trajikomik tarafı neydi biliyor musunuz?
Matbaanın Osmanlı’ya 250 yıl geç geldiği ifadesi sadece Müslümanlar için geçerliydi! Osmanlı sınırları içinde yaşayan gayrimüslimler matbaayı çoktan kullanmaya başlamışlardı. Yahudiler 1493’te, Ermeniler 1567’de, Rumlar ise 1627’de kendi matbaalarını kurmuşlardı. Devlet, onların kendi dillerinde basım yapmasına izin verirken, Müslüman halka Arap harfleriyle Türkçe kitap basmayı kesinlikle yasaklamıştı!
Sonuç ne oldu?
Osmanlı egemenliğindeki azınlıklar yüzlerce yıldır kitap okur, dünyadaki bilimsel ve felsefi gelişmeleri izleyerek Müslümanlardan çok ileri giderken; “efendi” olduğunu sanan Müslümanlar ise bilimi, sanatı, felsefeyi dışlayan medrese köşelerinde cehaletin karanlığına terk edildi.
Osmanlı yöneticileri ne Rönesans’ı anlayabildi ne reformu ne de aydınlanma hareketlerini. Bütün bu zihinsel devrimleri, Giordano Bruno’ların, Galilei’lerin, Voltaire’lerin kilise dogmalarına karşı verdiği o zorlu özgürlük mücadelelerini “Hristiyanların kendi iç işi” diyerek kibirle küçümsediler. Hele 1789 Fransız İhtilali patlak verip Avrupa barut fıçısına döndüğünde, Saray koridorlarında “Bakın kafirler birbirini yiyor” diye sevinç çığlıkları attılar! Oysa o ihtilalle gelen “milliyetçilik” ve “ulus devlet” dalgasının, çok uluslu Osmanlı’nın bizzat kendi ölüm fermanı olduğunu anlayacak tek bir ileri görüşlü devlet yöneticisi yoktu!
Kendi cellatlarının şarkısını söyleyen, tarih bilincinden yoksun kör bir cehalet sistemi egemendi!
Bu kör çarkı aşmak için varını yoğunu, yeri geliyor yaşamını ortaya koyanlar sayesinde aşılmaya çalışıldı.
İşte ileri görüşlü lider Mustafa Kemal Atatürk, daha Rüştiye sıralarından başlayan o düzenli kitap okuma tutkusuyla bu tarihsel cehaleti, Osmanlı’yı yıkan o eğitim eksikliğini ve ulemanın değişim üzerindeki etkisini görmüştü.
Bu yüzden cumhuriyeti kurar kurmaz ilk işi aklın ve bilimin önünü açmak, bağımsız düşünebilecek yurttaşlar yetiştirmek oldu.
Bugünlerde muhalif belediyelere, sanatçılara, gazetecilere, sendikacılara, gençlere karşı düzenlenen o zorba şafak operasyonlarıyla halkın iradesine çöken; her konuda topluma parmak sallayan Oktay Saral’ların, Mehmet Uçum’ların tek hayali, bizi yeniden o ulema döneminin sorgulamayan, her şeye boyun eğen dilsiz kulları haline getirmektir!
Sırbistan’da, Macaristan’da, Brezilya’da o devasa yalan ve sansür duvarları nasıl yıkıldıysa, dalkavuk ekranlar canlı yayında halktan nasıl özür dilemek zorunda kaldıysa, bizim topraklarımızda da o günler yakındır!
Psikolojinin o şaşmaz kuralı tıkır tıkır işliyor.
Hep yazdık, yine yazıyoruz. “Korkan kişi, karşısındakini daha çok korkutmaya ve baskılamaya çalışır.”
Taban gücünüz eridikçe devletin polis ve jandarmasıyla topluma abanmanız, o kaçınılmaz hesap verme gününden ne kadar çok korktuğunuzun resmidir.
Osmanlı ulemasının artıkları bugünlerde çıkıp aynen şunu söylüyor. “Bir kişinin iyi bir insan ve Türk olabilmesi için Müslüman olması zorunludur.”
Ne bilime ne akla ne de insanlığa sığabilecek bir anlayışla karşı karşıyayız.
Prof. Dr. Doğan Kuban Hocamızın o önemli tespitini yazarak yazımı tamamlamak istiyorum. “Türkiye, cehaletiyle övünen bir ülkedir.” Ve devam eder, “Cehalet; ham, hazmedilmemiş ve sorgulanmamış bilgiyle yaşayan bir toplumun, çağdaş bilimi yakalayamaması ve bunun farkında bile olmayıp kendi durumuyla gurur duyması hastalığıdır.”
Muhsin YAZICI
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder