Osmanlıda çok sesli müzik neden tutmadı?
Yüzyıllarca sırf lale yetişmiş bir bahçede siz öldükten sonra da nesiller boyu sağlıklı bir şekilde lale ve gülün yan yana yaşayabilmesini istiyorsanız bir süre güle pozitif ayrımcılık uygulamanız gerekir
Bu haftaki yazım, “Atatürk Türk müziğine ne yaptı?” başlıklı yazıma ek niteliğinde ve bunu özellikle o yazı ile halen ikna edemediğim iki yakınım (bir dostum ve bir büyüğüm) için son bir çaba olarak yazıyorum; konuya ilgi duyan başka dostlara da bir kapı aralamak ümidiyle.
Biliyorsunuz, yaşadığımız coğrafyada henüz bitmemiş ama azalarak bitme yoluna girmiş bir alaturka – alafranga veya tek sesli – çok sesli müzik çekişmesi var. Bu çekişme 30 yıl önce daha şiddetliydi, 70 yıl önce daha şiddetli.
Kimsenin yadsımayacağı bir gerçektir ki cumhuriyete kadar Türk toplumunda çok sesli müzik kültürü yoktu. Var mıydı? Yoktu.
Şu vardı: Çok sesli müziğe tepeden inme bir giriş yapılmıştı. II. Mahmut’tan itibaren sarayda Batılılaşma başlamış, mehterin yerini bando almış, sarayda ve İstanbul’un bazı gayrimüslim veya elit ailelerinin evlerinde tek tük piyano gibi çalgılar görülür, klasik müzik dinletileri yapılır olmuştu. Ancak bu, Türk toplumunda bu kültürün yayılmaya başladığı anlamına gelmiyordu. Azınlıklara aitti.
Şu da vardı: Osmanlı bir imparatorluk olduğu için, egemenliği altındaki Avrupa ülkelerinde çok sesli müzik kültürü vardı. Macar’ın, Bulgar’ın geleneksel müziği zaten çok sesliydi. Ancak bu kültür bir türlü Balkanlarda veya Anadolu’da yerleşik Türk toplumuna bulaşmıyordu.
Türklerde çok sesli müzik kültürü Cumhuriyetle birlikte yerleşti. Yerleşti mi? Evet; yerleşti. Bugün ülkemizde hem hatırı sayılır miktarda pop, rock, caz, klasik müzik dinleyicisi var; hem de dinlediğimiz makamsal müziklerin bile bir çoğunda ezgiye akorlarla ve basla eşlik etmek üzere gitar, klavye, bas gitar gibi çalgıların kullanımı oldukça yaygın. Demek ki bu iş başarılmış.
Kimin, neyin sayesinde başarıldı bu iş? Atatürk’ün sayesinde. Ülkemizde halka yönelik çok sesli müzik kurumlarını açan ve kendisinden sonra açılmaya devam edilmesine yönelik politikaları yerleştiren odur.
Peki bugün neyi mi tartışıyoruz? Atatürk’ün alaturka müziğe belli bir süre, belli sınırlar dahilinde bazı kısıtlamalar getirmiş olmasını. Gazi bunu bile isteye, isabetli stratejik bir hamle olarak mı yapmıştır, yoksa bu onun beceriksizce giriştiği bir hata mıdır? Yani o bu hatayı yapmasa ülkemizde çok sesli müzik kültürü daha mı erken yerleşecekti, daha mı iyi oturacaktı? Ülkemiz, insanımız ve kültürümüz için bunca büyük işi başaran bu adamı bu konuda kınayalım mı? Söz konusu kısıtlamaların ne olduğunu yukarıda adı geçen yazımdan ve orada referans verdiğim Ozan Yazma’nın makalesi’nden okuyabilirsiniz. Özetle, alaturka müzik radyolardan 2 yıllığına kaldırılmış (memlekette bir avuç zenginin evinde radyo varken), sonra alaturka müzik devlet eğitim kurumlarına sokulmamış (ama özel kurumlar bu konuda engellenmemiş).
Atatürk attığı her adımı tarihten ders alarak atmıştır. Dününü iyi bilen ve dünün sonuçlarını bugünde iyi analiz edebilen yarınını en iyi şekilde planlayabilir. Her konuda olduğu gibi müzik devrimi konusunda da Atatürk’ün yaklaşımı düne ve bugüne bakarak yarını şekillendirmek olmuştur. O, bilmediği bir konuda ahkam kesecek bir adam değildi. Sanatçıya ve bilim insanına büyük saygı besleyen; kararlarını okuyup bilgi sahibi olarak, uzmanlarına danışarak, bilimin ışığında alan bir liderdi. Müzik konusunda Atatürk’ün kararlarını isabetsiz bulan müzisyen ve akademisyen dostlarım, bunu Atatürk’ün müzik bilgisinin yetersizliğine bağlıyorlar. Bense söz konusu kararların derinlemesine bir müzik bilgisinden ziyade toplumbilimle ilgili olduğunu düşünüyorum.
Müzisyen olun veya olmayın; kendinizi Atatürk’ün yerine koyun ve onun durduğu noktadan zaman ve zemine bir göz atın: yaşadığınız ülke “Batı”nın yarısına uzun süre hükmetmiş ama Batı’nın yeniliklerini almakta ayak sürümüş. Böyle bir yapısı var bir kere, bunu cebe koyalım! Direnilen bu yeniliklerden veya gelişmelerden birisi çok sesli müzik kültürü. Çok sesli müzik kültürü, Türk uygarlığını ileriye götürecek bir güçtür. Bunun neden bir güç olduğunu burada tartışıp da konu dışına çıkmayalım; Mustafa Kemal’in Sofya’da askeri ataşeyken izlediği opera temsili sonrası yanındaki arkadaşı Şakir Zümre’ye söylediklerine kulak vermekle yetinelim:
“Balkan Savaşı’nda neden yenildiğimizi şimdi daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye biliyordum, halbuki baksana operaları bile var. Operada oynayan sanatçıların hepsi müzik eğitimli, yetişmiş kimseler. Bir operası olan, bu sanatı icra edecek sanatkarı, orkestrası ve dekoratörü olan, o operayı büyük bir vakar içinde seyreden halkı olan bir milleti, bizim gibi bunlardan mahrum bir milletin ordusu elbette yenemezdi”.
Bu sözün derinliğini kavrayabiliyor musunuz? Buradan Atatürk’ün çok sesli müziğin gücünü nasıl kavradığını anlıyor musunuz? Dahi bir asker olduğu halde kültürü askerî gücün üzerinde görüyor.
90 yılda tutmayan aşı
Şimdi diyelim ki biz de bu konunun önemini onun kadar kavramışız, 1920’lerde yaşıyoruz ve olanı biteni izleyip kafa yoruyoruz: ne yapmak lazım? Ne yapalım da Türk çobanı dağdan inip çok sesli müzik yapsın?
Bakıyorsun; ülkende çok sesli müzik var olmasına var; ama sarayın ve bir avuç elitin elinde. Halk bu müzikle uğraşmıyor. Gayri müslimlerin arasında bile Tatyos Efendi, Kemani Sarkis, Lavtacı Andon gibi isimler alaturka müzikle uğraşıyor.
Bakıyorsun 1830’lardan itibaren sultanın Donizetti yönetimindeki saray bandosu sadece sarayda çalmıyor; cuma selamlıklarında, bayramlarda, Pera’da, mesire yerlerinde halka açık konserler de veriyor. Yani en azından İstanbul halkı ara sıra bu müziği sokakta duyuyor. Ama kaçı ilgi duyuyor? Cumhuriyetten 90 yıl önce girmiş memlekete çok sesli müzik! Neden halen kimsenin umrunda değil?
Bakıyorsun evde, köşkte özel piyano, keman vs. dersleri verenler, alanlar var ama bunlar İstanbul’daki bir avuç elit ve gayrimüslimden ibaret. Hep madam’lar, mösyö’ler.
Bakıyorsun, Dikran Çuhacıyan diye bir İstanbul Ermenisi kumpanya kurmuş, 1870’lerden beri Türkçe operetler besteliyor, sahneliyor; üstelik de çok sesli makamsal ezgilerle orta sınıf Türklere hitap etmeye başlamış -ondan önce 1840’lardan itibaren Naum Tiyatrosu var ama daha elit bir kitleye hitap ediyor-. Sevenleri, meraklıları var ama bir türlü sayıları büyümüyor. İstanbul’un kaymak tabakasının eğlencesi. Neden bu müzik Türk halkı arasında daha yaygın bir ilgi uyandırmıyor? Bunu ülke çapında bir kültür olarak yaygınlaştırabilmek için ne lazım – salgınla, savaşla, çöküşle mücadele eden bir ülkede-?
Bunun geleneksel Türk müziğinin mikrotonal/komalı perde sistemi ile Batı’nın tampere sistemi arasındaki bir uyuşmazlıkla da ilgisi var ama bence bu çözülmesi imkansız bir şey değil. Uygun koşullar olsaydı çok daha önceden çözülebilirdi. Bugün mikrotonal Türk müziğine tampere çalgılarla eşlik etmek çok yaygın. Pek’ala o günlerde de yaygınlaşabilirdi. Bir şehrudla bir kanun veya bir divan sazıyla bir cura icracısı yan yana gelip “sen nağmeyi çal, ben bas olayım, çift ses deneyelim” diyebilirdi. “A, bak, ne güzel oldu! Haydi devam edelim!” diyebilirlerdi; bunu gören, duyan diğer müzisyenler “biz de yapalım” diyebilirlerdi. Deneye deneye mikrotonal armoninin yolunu bulurlardı.
Ama oturup da denemediler, uğraşmadılar. Deneyen olduysa da unutulup gitti. Yaygınlaşmadı. Neden denesinler ki? Ne gerek var?
Türk müziği olduğu haliyle Türk’ü doyurmaya yetiyordu. Türk; bağlamayla, Karadeniz kemençesiyle basmaya alışkın olduğu bazı çift seslerin, kanun ve utla ara sıra kafasına göre bastığı tek tük akorların ötesinde bir çok sesliliğe ihtiyaç hissetmiyor, gerek duymuyordu.
İhtiyacı olmayan (veya olduğunu bilmeyen, kabul etmeyen) adama fön makinesi satmak istesen ne yapar? Almaz. Ona seçenek sunsan, “fön makinesi mi istersin, jilet mi?” diye; jilet lazımsa jileti alır, gider. O fön makinesi elinde kalır.
O adama devlet eliyle zorla dayatsan fön makinesini ne yapar? Oflaya puflaya alır, içinden sana küfreder; sen arkanı döndüğün anda da onu bir kenara atar.
Bu şekilde aşı tutmaz.
Atatürk’ün derdi Türkiye’ye çok sesli müziği sokmak değildi (Sultan II. Mahmut 90 yıl önce sokmuştu zaten); çok sesli müziğin bir kültür olarak toplumda filizleneceği, kök salacağı bir zemin hazırlamaktı; onu Türk kültürünün bir parçası haline getirmekti. Ancak bu yolla “Türk müziği” dediğimiz geniş şemsiyenin uluslararası sanat platformlarında yerini alabileceğine inanıyordu. Bu, memleket için gerekliydi.
Bu iş, yüzyıllardır sadece tek tip bitki yetişen bir toprakta yeni bir bitkinin tutunmasını sağlamak kadar zor bir şey. Düşünün ki her karışında yüzyıllardır sadece lale yetişmekte olan bir bahçeniz var. Öyle ki, toprak laleye göre evrim geçirmiş, içindeki tüm elementler sadece lale yetiştirmeye elverişli; o bitki ve o toprak birbirine sıkıca adapte olmuş. O toprağa gül ekmeye kalkarsanız tutmaz. Lalelerin kökleri yeni ekilecek gül tohumlarını boğar. Suni yöntemlerle uğraşsanız, gül o toprakta 3 gün dayanır, 5 gün dayanır; siz ipin ucunu bıraktınız mı yine lale bürür; gülün esamesi kalmaz.
Peki nasıl olacak?
Formülü veriyorum: Stratejik adımlarla doğru tohumlama, doğru gübreleme yapılacak. Bazı dallar budanacak, bazılarına fazladan su verilecek. Biraz da pozitif ayrımcılık yapılacak: mevcut (geleneksel) Türk müziğine karşı çok sesli Batı müziğine, ayrıca o güne kadar devletin beslediği klasik Türk musikisine karşı Türk halk müziğine. Denge kurmak için gerekli bu. Adı üstünde: halkın müziği. Amacımız müziği geliştirmek ve gelişkin müziği şehirli elitlerin tekelinden alıp halk tabanına yaymaksa, sarayın müziğini -çok değerli olmasına rağmen- bir süreliğine kenara çekeceğiz ve halkın müziğini geliştirmeye odaklanacağız. İlk atılması gereken adımlardı bunlardı. Sonra elbette başka adımlar da atılacaktı, atıldı da, her ne kadar Atatürk’ün ömrü çoğunu görmeye yetmediyse de.
O yıllarda, Osmanlı’dan arta kalan o Türk toplumunda Atatürk Batı tipi konservatuvarın yanına bugünkü İTÜ gibi bir Türk müziği konservatuvarını kursaydı ne olurdu dersiniz? Bir kere çok az insan konservatuvara yazılırdı, daha doğrusu çok az aile çocuğunu yazdırırdı; çünkü o günlerde müzik bir meslek bile değildi toplumun çoğu için. Yazılanlar (kaydolanlar) da hep Türk müziği bölümüne yazılırdı. Batı tipi konservatuvara İstanbul’un levantenleri, elitleri çocuklarını yazdırırdı. Erzurum’dan, Sivas’tan gelen çocuk oraya girmezdi. Sonuçta değişen bir şey olmazdı: memleketin bir yerlerinde çok sesli müzik var mı? Var, derdiniz. Ama Türk toplumunda bir kültür olarak yaygınlaşır mıydı? Bunun için çok beklerdik.
Şuna varım: Tek tip konservatuvar kurulup orada geleneksel Türk müziğinin tüm incelikleri (halk müziği, saray müziği, makamlar, usuller, ayaklar, yöresel tavırlar, mikrotonalite dahil) Batı’dan alınacak çok sesli sisteme entegre edilebilirdi. Ancak böyle bir şeyin akıl edilmesi, ilk denemelerinin yapılması, bir sisteme oturması için daha zaman vardı… ve evet, katılıyorum sevgili dostum; bu konu büyük ihtimalle Atatürk’ün teknik müzik bilgisinin dışında kalıyordu. Ama bence bunun bir önemi yok. Olayın toplumbilimsel boyutu izlenmesi gereken yolu yeterince belli ediyordu. Atatürk biraz daha müzik bilseydi değişen bir şey olmazdı, kanaatindeyim.
Alaturka müziğin geleneksel halinin resmî eğitim sisteminin dışında tutulması; bir seçenek olarak halka sunulmaması bence doğru bir adımdı; istenen yönde bir değişim başlattı. Çünkü öyle olunca ne oldu, bakalım:
Erzurum’daki sesi güzel, türkü söyleyen çocuğun ailesi “bu işin okulunu okusun” diyecek vizyona sahip oldu mu; o çocuk için tek seçenek Ankara’ya gidip çok sesli müzik okumaktı. Tek seçenek fön makinası! Öyle olunca o çocuk çok sesliliği okulda öğrendi. Bunu mikrotonal makamsal sisteme entegre etmek onun okul dışı özel faaliyetine kalıyordu.
Bursa’daki sesi güzel alaturka şarkılar söyleyen kızın ailesi “bu işin okulunu okusun” diyecek vizyona sahip oldu mu; o kız da aynı şekilde gidip okulda çok sesli Batı müziği öğrendi. Alaturka sevgisi zaten damarlarında var; söküp atamazsın! O da derslerden arta kalan zamanda ufak ufak alaturka şarkılara piyanoyla çok sesli eşlik etmeyi denedi.
Bugünkü sonuca bakmak lazım. Atatürk Batı müziğine pozitif ayrımcılık uyguladığı için bugün Türkiye’de geleneksel Türk müziği ayaklar altında mı? Atatürk saray müziğini bir nebze baskıladığı ve halk müziğini ön plana çıkardığı için bugün Dede Efendi unutulmuş durumda mı?
Çiçek bahçesi örneğine dönecek olursak: Yüzyıllarca sırf lale yetişmiş bahçede siz öldükten sonra da nesiller boyu sağlıklı bir şekilde lale ve gülün yan yana yaşayabilmesini istiyorsanız bir süre güle pozitif ayrımcılık uygulamanız gerekir. Hiç bir bitkiye zarar vermeden boş bulduğunuz alanlara gül ekersiniz. Oralara sadece gül için elverişli, hatta lale için elverişsiz bir gübre dökersiniz ki o gülleri laleler rahat bıraksın; büyüyüp palazlansınlar. O sırada lalelere su vermeyi bırakırsınız, onlar yağmur sularıyla beslenmeye devam ederler. Nasıl olsa o bölgede doğal olarak tutunmuş bir türdür. Gülleri ise düzenli olarak sularsınız, işi şansa bırakmamak adına. Yüzyılların gidişatını değiştirebilmek için bu uygulamayı, yani güllere pozitif ayrımcılık yapmayı yıllarca sürdürmeniz gerekebilir. Kritik bir eşiği aştıktan sonra müdahale etmeyi bırakıp geri kalanını doğaya bırakabilirsiniz. Ancak o noktadan sonra lale ve gül o bahçede el ele büyüyecektir ve belli bir zaman sonra (gül kendi başına tutunduktan sonra) iki bitkinin sentezinden oluşan (belki de asıl hedeflediğiniz) yeni, daha gelişmiş bitki türleri ortaya çıkacaktır.
Bence Atatürk’ün yaptığı tam olarak buydu ve tam olarak hedeflediği sonucu yaşıyoruz bugün.
Hakan Ali Toker kimdir?
Hakan Ali Toker, 1976 doğumlu, Mersinlidir. İlk adını kullanmaktadır. Piyano çalmaya ve beste yapmaya küçük yaşta başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı çello bölümünde kısa bir başlangıç yapıp, ardından ortaokul, lise ve lisan eğitiminin bir bölümünü Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde okuduktan sonra ABD’de Indiana Üniversitesi Müzik Fakültesi Piyano ve Bestecilik dallarından mezun oldu.
Klasik eğitiminin yanı sıra Caz, Türk müziği ve klasik doğaçlama alanlarında kendi kendini yetiştirdi. Piyanonun yanı sıra kanun, akordeon, klavsen ve org çalmayı öğrendi.
Bugüne kadar 29 ülkede konserler verdi, pek çok yerli ve yabancı eleştirmenin övgülerini aldı. 17 yaşında katıldığı İstanbul Festivali’nde yılın en genç sanatçısıydı. Aynı yıl Ukrayna’da düzenlenen Virtüözler Festivali’nde yer alan ilk Türk sanatçıydı.
2011’de Türk makamlarına göre akortlanmış piyanoyla ilk Türk müziği resitalini veren piyanist oldu. 2022’de yazıp 33 müzisyenle birlikte CRR’de seslendirdiği “Türk Rapsodisi”yle ilk kez tüm çalgılarda makamsal mikrotonalitenin duyulduğu bir senfonik konsere imza atmış oldu.
Türkiye’de “Yaşayan Değerlerimiz” (2013), ABD’de “Yılın Yorumcusu” (2019) gibi ödüllere layık görüldü. Hırvatistan’da “Hırvat-Türk Dostluk” nişanıyla onurlandırıldı.
Hem yorumcu hem besteci olarak, hem klasik Batı müziği hem de caz ve Türk müziği alanlarında eserler veren sanatçının, bu müzik türlerini bazen ayrı ayrı ele aldığı, bazen de sentezlediği pek çok bestesi, düzenlemesi ve albümü vardır.
Hakan Ali Toker – 28.12.2025 / T24
www.bilimsanatyolu.com



Yorum gönder