Padişahın Ambarındaki Un, Anadolu’nun Alın Teriydi
Tarih, sadece geçmişi değil, bugünün kördüğümlerini de çözen büyük bir aynadır. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in San Remo’daki 40 odalı şatafatlı sürgününden, borç içinde rehin kalan tabutuna uzanan ibretlik öyküsü; sarayların lüksü ile halkın yoksulluğu arasındaki o ezeli denklemi gözler önüne seriyor. ‘Padişahın ekmeğini yedik’ diyenlerin unuttuğu o yalın gerçeği, tarihin ve günümüzün saray özentisi zihniyetine karşı yeniden hatırlatıyoruz. “Ambarlardaki un sarayların değil, Anadolu’nun alın teriydi.”
Tarihin en büyük afyonu, “tahtı gücün kaynağı, sarayı ise rızkın kapısı sanmaktır.” Yüzyıllar boyunca bu topraklarda birileri çıkıp, “Biz padişahın ekmeğini yedik, ona ihanet edemeyiz” diye biat etti. Kendini nimetten sayan saltanat çevreleri ve onlara kul köle olanlar, Mustafa Kemal Paşa’ya idam fermanları çıkartırken arkalarına yabancı zırhlıları almaktan utanmadılar. Ama asıl utanmazlıkları, yediklerini sandıkları o ekmeğin gerçek sahibini olan Anadolu’nun o yoksul unutmuş halkıydı.
Sormadılar, akıl etmediler; “Padişahın ambarındaki o un nereden geliyordu? Sarayın mutfağında tüten o ocak kimin odunuyla yanıyordu?”
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun yalın ayaklı çocuklarına, tarlada sapan süren nasırlı ellere bakarken bu yalın gerçeği tüm çıplaklığıyla görüyordu.
Cumhuriyetin doğuş şafağında karşı çıkanlar, “Padişahın ekmeğini yedik” diyen gafiller, aslında bizzat Anadolu halkının ekmeğini yediklerini ya göremeyecek kadar kördüler ya da saray konforu uğruna sömürü düzeninin sürmesini isteyen birer çıkarcıydılar! Halk inim inim inlerken saraylarda sefa sürenler, o ekmeğin bedelini canıyla ödeyen köylüyü “kul” görüp “Ben onların çobanıyım” diye küçümsüyorlardı.
Nitekim tarih, o kutsanan tahtların arkasındaki acı gerçeği San Remo’da surata patlayan bir tokat gibi kanıtladı.
17 Kasım 1922’de bir İngiliz zırhlısının gölgesine sığınıp kaçan son padişah, İstanbul’dan ayrılırken heybesine attığı kişisel altınları, mücevherleri ve nakitleri acaba kendi alın teriyle mi kazanmıştı? İtalya’nın o göz alıcı sahilinde, 40 odalı Manolya Villası’nda sanki hiçbir şey değişmemiş gibi kurulan gösterişli saray sofraları, uşaklar, yaverler, hazinedarlar neyle beslendi?
Bugünün müzmin Osmanlı hayranları, arsızca ekranlara çıkıp “Vahdettin beş kuruşsuz gitti” masalları anlatıyorlar.
Soralım onlara: “Beş kuruşsuz giden adam, San Remo’nun en lüks köşkünde 40 odalı saray yaşamını, uşak ve harem kadrosunu neyle karşıladı? Limon ağaçlarının gölgesindeki o gösteriş, gökten zembille mi indi?”
Anadolu’da yalın ayaklı bir halk barut kokusu, kan ve açlıkla egemenliğini kazanıp cumhuriyeti kurarken, San Remo’nun limon bahçelerinde eski saltanat alışkanlığını hovardaca harcamalarla sürdürmeye kalkanlar, arkalarındaki o devasa sömürü çarkı durunca sudan çıkmış balığa döndüler. Sırtından geçinecekleri, iliğini kurutacakları, ceplerini dolduracakları bir halk kalmayınca, o 40 odalı ihtişam sadece dört yıl dayanabildi! Çünkü sömürü bitti, musluk kesildi.
Sarayların ekmeği kendinden menkul değildir; halkın kursağından çalınandır. O çark durduğunda, geriye sadece ödenemeyen borçlar, haczedilen gösterişli nişanlar, satılan eşyalar ve nihayetinde borç yüzünden rehin kalan bir tabut hüznü kaldı.
Halkını sömürerek gösterişli yaşama alışkın zihniyet, kendi ayakları üzerinde durmayı bile beceremedi. Osmanlı’da 19. Yüzyılda saraylar yapılıp lüks yaşam arttıkça halk nasıl yoksullaştıysa, devletin borçları nasıl devasa boyutlara ulaşıp iflas bayrağını çektiyse, Vahdettin’in şahsi sonu da o köhne sistemin kaçınılmaz bir aynasıydı.
İşin en sefil ironisi ve günümüzün en büyük toplumsal aynası ise tam da burada başlıyor. Bir tarikat şeyhine Kul olmayı inanç, tebaayı kutsal sayan bugünün monarşi goygocuları, egemenliği tek adamdan alıp halka veren, ümmetten bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk’e utanmadan “diktatör” lekesi çalmaya kalkışıyorlar. Akıl tutulmasının, ikiyüzlülüğün bundan büyüğü görülemez!
Savundukları, gözyaşı döktükleri figür; tek bir kişinin dudağından çıkacak lafla koca bir ulusun kaderini peşkeş çeken, mutlak monarşinin ve tek kişilik iradenin temsilcisi. Karşı çıktıkları, kin kustukları lider ise “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek cumhuriyeti kuran, meclisi açan kahraman!
Bir diktatör arayanlar, sömürgeci efendilerine sığınan o tek adamlık özlemlerine baksınlar.
Üstelik bu hastalıklı zihniyet, sadece geçmişi övmekle kalmıyor; zamandan ve mekandan bağımsız olarak, ne zaman güç bulsa aynı gösteriş özlemine tutuluyor. Cumhuriyete karşı saltanatı savunan o gösteriş akılı, bugün de ülkenin dört bir yanında inşa edilen lüks yapılarla, yazlık-kışlık köşklerle ve kamunun kaynaklarını acımasızca harcayan bir lüks düşkünlüğüyle adeta tarihin en ucuz görüntüsünü sahneliyor.
Geçmişten hiç ders almamışçasına, monarşi sisteminin o batık estetiğini günümüze taşımaya yelteniyorlar. Osmanlı’da lüks ve gösteriş arttıkça halkın ekmeği küçülmüş, devlet borç batağına saplanmıştı; bugün de her kim ki o gösteriş ve lüks çılgınlığına kapılırsa, halkı daha derin bir yoksulluğa mahkum ediyor; devletin borçlarını dağlar gibi büyüterek geleceğimizi ipotek altına alıyor.
Bu ibretlik ve sefil son, “Padişahın ekmeğini yedik” diye cumhuriyete karşı çıkan, dün yabancı zırhlısına alkış tutan, bugün ise Atatürk’e dil uzatıp lüks içinde sefa süren o ucuz zihniyete tarihin verdiği en ağır yanıttır.
Ekmeği veren saraylar değil, bizzat halktır!
Ve o halk, kendi ekmeğini kendi elleriyle kazanıp cumhuriyet fikrini yeniden baş tacı ettiğinde, o doymak bilmez saray özentisi zihniyetin sahte ışığı da, ister San Remo’da olsun ister başka topraklarda, tarihin çöplüğünde hazin şekilde son bulmaya mahkumdur.
Bertolt Brecht’in o muhteşem “Halkın Ekmeği şiiri ile bitirelim.
Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
bakarsınız bol olur bu ekmek,
bakarsınız kıt,
bakarsınız doyum olmaz tadına,
bakarsınız berbat.
Azaldı mı ekmek, başlar açlık,
bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.
Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerle yoğurulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!
Bolsa insanın önünde ekmek, lezzetliyse,
gözler öbür yiyeceklere yumulsa da olur.
Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire…
Bilirsiniz, nasıl bolluk doğurur ekmek:
Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.
Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o, günde bir çok kez gerekli.
Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede,
hele çalışırken canla başla,
kederliyken, sevinçliyken,
halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
günlük, has ekmeğine adaletin.
madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
Öteki ekmeği kim pişiren?
Adaletin ekmeğini de
kendisi pişirmeli halkın,
gündelik ekmek gibi.
Bol, pişkin, verimli.
Muhsin Yazıcı



Yorum gönder